VBB

15 Nisan 2014 Salı

yoldaşım kopuz

ressam: İbrahim Balaban

-öykü-


   Güneş nice zamandır bozkıra küsmüştü. Gökyüzüne kapkara bulutlar hakimdi. Dağların tepelerine sis oturmuş, kalkmıyordu. Güz mevsimi, yağmurlarıyla bol bol suluyordu bu diyarları. Obalar da yaklaşan kış için alçak ovalara yerleşmiş, çadırlarını kurmuştu. Yeldiren Ovası, yüzlerce ak çadırın oluşturduğu bir keçe ormanı halini almıştı.

   Yeldiren Ovası'nın en hakim yerinde yurtlanan Akbürküt Obası'nın beyi, ak çadırında ozanları, kamları ağırlamaktan zevk duyardı. Tanrı misafirlerine her türlü saygı ve ikramda kusur etmez; hepsinin gönlünü hoş tutardı. Bu yüzden beye “Elibol Bey” lakabı verilmişti.

   İhtiyar Ozan Yolbars, bu cömert beyin obasına yerleşmişti. İki haftadır burada yiyip içiyor, kopuzuyla türküler söylüyor, bey ve adamlarıyla hoş vakit geçiriyordu. Bey, ozana ak bir çadır vermiş, hizmetine de bir genci görevlendirmişti. Ozan Yolbars, bey gibi yaşıyordu doğrusu. Halinden memnun olmasına memnundu ya; içinde yine de bir sıkıntı vardı. Gece gündüz yüreğini kemiren kurtlar vardı sanki.

   Elibol Bey, yine sabahlara kadar süren bir eğlence tertiplemişti. Irmak gibi kımız akmış, dağ gibi koyun, sığır eti yığılmıştı. Yemekten içmekten herkesin karnı şaman davuluna dönmüştü. Ancak gün ışımaya yüz tutunca eğlenceyi bitirebilmişlerdi. Gençler yine iyi dayanıyordu da ihtiyar ozan artık bu derece içmeye gelemiyordu. Beyden kibarca izin isteyip çadırına çekildi. Başı dönüyordu. Ekşi kımız onu iyiden iyiye çarpmıştı. Elindeki kopuzunu bir kenara bıraktı. Soyunup yatağına uzandı. Tam yorgun gözlerini kapatmıştı ki çadırın köşesinde bir ses duyarak irkildi. Dirseklerinin üzerinde doğruldu. Gözünü çadırın karanlığına alıştırmaya çalıştı. Karanlıkta görmeye çabalarken köşeden kalın bir ses ona seslendi:

   _ Korkma ihtiyar ozan. Ben Gök-Tanrı'nın elçisi Aldaçı'yım.

   Ozan bunu duyunca iyiden iyiye korktu, titredi. Bir anda her tarafını soğuk terler kapladı. Acaba birisi ona şaka mı ediyordu? Şakaysa, bu ne münasebetsiz bir şakaydı! İhtiyar ozan, korku içinde uykulu gözlerini ovuşturdu. Titreyen sesiyle çadırın karanlıkta kalan köşesine doğru seslendi:

   _ Bana şaka mı edersin? Her kimsen yakınıma gel... Gel de seni bir iyice göreyim...

   Köşeden bir karaltı hareket etti. Ozanın yattığı yere doğru yaklaştı. Yaklaştıkça da boyu uzadı, uzadı. Şimdi, çadırın tepesinden fırlayacak kadar uzun, kocaman bir karaltı ozanın tam önünde duruyordu. Yüzü görünmüyordu ama gözlerinin akı seçilebiliyordu. Bu göz aklarının tam ortalarında da sapsarı gözbebekleri vardı.

   Ozan, kendisine şaka yapılmadığını anlamıştı. Bu, Can Alıcı Aldaçı'nın ta kendisiydi. Aldaçı, ozanın düşüncelerini okumuş gibi:

   _ Korkmayasın Ozan Yolbars. Yüce Tanrı'nın emrine karşı gelinmez bilirsin. Vaktin erişti artık. Gök diyarına göçme zamanın geldi. Etten bedenine üflenen ölümlü ruhunu götürmeye geldim, dedi.

   İhtiyar ozan hiçbir şey söyleyemedi. İtaat etmekten başka ne yapılabilirdi? Ölüm vakti gelmişti. Ölümden kaçılamazdı: “Peki...” dedi. “Tanrı'mın biçtiği ömür bu kadarmış demek” diye geçirdi içinden.

   Dev cüsseli Aldaçı, ozanın üzerine eğildi. Kocaman elini uzatarak ozana doğru bir hamle yaptı. Sonra birden, aklına bir şey gelmiş gibi durdu, düşündü. Ürkütücü, soğuk sesiyle konuşmaya başladı:

   _ Ey ozan! Bilirsin ki ozanların son dilekleri geri çevrilmez. Senin de ölmeden önce son bir dileğin var mıdır? Söyle bana. Ben de gerçekleştireyim...

   İhtiyar ozan, o anda ne dileyebilirdi ki? Ömrünü yollarda, obadan obaya, diyardan diyara konup göçerek geçirmişti. Daha on beş yaşındayken kendi obasından, baba evinden ayrılmıştı. Şimdi, yıllar sonra düşününce; ne kadar çok pişmanlığı, ne kadar çok yapmak isteyip yapamadığı şey olduğu aklına geliyordu. Ne yazık ki zamanı dolmuştu. Şimdi tek bir dilek hakkı vardı. Sıkıldı, bunaldı. Kafası, zihni allak bullak olmuştu.

   Gözüne birden, köşeye bıraktığı kopuzu ilişti. O anda aklına bir fikir geldi. Yattığı yerden doğruldu. Kopuzunu aldı, kılıfından çıkardı. Önünde kapkara, dev cüssesiyle bekleyen korkunç Aldaçı'ya göstererek:

   _ Bu benim kopuzum, can yoldaşım. Ömrümce yanımda taşıdığım tek varlığım odur. Tek dostum odur. Bana ata yadigarıdır. Bak, yoldaşımın üç teli var. Telleri, en güzel kısrakların kuyruğundandır. Teknesi kayından, sapı ceviz ağacındandır. Bu güzel kopuzumun ve ozanlığımın aşkına, üç tane dilek dilemek isterim.
Aldaçı önce itiraz eder gibi oldu. Ozan hemen araya girerek ısrar etti:

   _ Kopuzumun üç teli hatırına üç dilek... Var kabul et... Yalnızca üç dilek... Yalvarırım kabul et şu ihtiyar ozanın son arzusunu... İhtiyar Ozan Yolbars, daha nice yalvardı, yakardı. Aldaçı'ya diller döktü. Aldaçı sinirli sinirli soludu. Uzun uzun düşündü. Sonunda, hırıltılı bir sesle cevap verdi:

   _ Peki ihtiyar ozan, peki... Gök-Tanrı, ozanları pek çok sever. Onları pek çok gözetir. Ozanlığının, ak sakalının ve kopuzunun hatırına üç dilek dilemene izin veriyorum. Kopuzunun her teli için bir tek dilek...

   Ozan Yolbars buna çok sevindi. Ağlamaklı bir sesle Aldaçı'ya teşekkür etti. Aldaçı, onun sözünü keserek araya girdi:

   _ Ozan Yolbars!.. Yalnızca bir günün var. Yarın şafak sökene kadar üç dileğini de dilemiş ol. Yoksa ozanlığının da hatırına bakmam görevimi yerine getiririm!.. Beni sakın oyalama...
   _ Peki Aldaçı, kabul ediyorum... Ozan Yolbars bunu söylediği an Aldaçı gözden kayboldu.

   Dışarıda şafak sökmek üzereydi. Hava yavaş yavaş aydınlanıyordu. İhtiyar Ozan Yolbars'ın ertesi sabaha kadar vakti vardı. Kopuzuna baktı. Onu okşadı, sevdi. İçten içe bu eski dostuna teşekkür etti.

* * * * *

   Cılız güneş, bulutların arkasından ışıklarını yollamaya başlamıştı. Şimdi tepelerden bir karış yukarı yükselebilmişti. Sabah vaktinin serinliği devam ediyordu. Ozan Yolbars ise dakikalardır çadırında çocukluğunu, gençliğini, bütün geçmiş hayatını düşünüyordu: Kendi yurdunu, topraklarını, anasını, babasını, kardeşini... Hatta gençliğinde gördüğü güzel bozkır kızlarını. İlk ve tek aşkını...

   Ozan artık ihtiyarlamış, uzun saçları tel tel dökülmüş, sakalı bembeyaz olmuştu. Ömrü boyunca çok yer gezmiş, çok insan tanımıştı. Görmediği diyar, duymadığı dil, içmediği su kalmamıştı. Çin sınırlarındaki Burkancı şehirlere gitmiş, günbatısında ta Hazar Denizi'ne dek seyahat etmişti. Uzun ömrü boyunca, bunca seyahatlerin arasında bazı şeyleri ihmal etmişti tabi. Hiç evlenememiş, bir yere konup yurt tutmamıştı. Çocuk yaşta ayrıldığı ata topraklarına o zamandan sonra hiç dönmemişti. Oraları özlemiş miydi? Hayal meyal hatırlıyordu artık öz yurdu olan Yılkı Taylar Ülkesi'ni. Boz Dağ'ı, Kırman Irmağı'nı, uçsuz bucaksız çam ormanlarını... Anası babası yıllar önce ölmüş olmalıydı. Ya kardeşi? Ozan yurdundan ayrılırken kardeşi daha kundakta bebekti.

   Ozan, içini çekerek nice zaman düşündü. Sonra birden kararını verdi. Kopuzunu eline aldı. Onun ceviz ağacından parlak sapını okşadı. Birkaç kez tıngırdattı. Evet, kararını vermişti: İlk dileği, öz yurdunu, ata diyarını son bir kez ziyaret etmekti. Başını kaldırdı, Tanrı'ya seslendi:

   _ Yüce Tanrı'm, sen bana yardım et...

   Sonra beklemeden kopuzun en kalın teli olan en üst teline bastı: “Taannn...” Kopuzun sesi giderek yükseldi, yükseldi. Ozan gözlerini kapattı. Çadırda yankılanan tek kalın telin sesini dinledi. Tel titredi, titredi. En sonunda sustu.

   Kopuzu susunca Ozan da gözlerini açtı. Şaşkınlıktan donakaldı. Şimdi çadırında değildi. Yemyeşil, geniş bir ovadaydı. Dört bir yanda, tepeleri bembeyaz dağlar yükseliyordu. Ozan anlamıştı. Evet, burası öz yurdu Yılkı Taylar Ülkesi'ydi.

   Ozan ne yapacağını şaşırmış bir halde etrafa bakakaldı. Sevinçliydi. Tanrı'ya şükretti. Can yoldaşı kopuzu hala elindeydi. Onu kaldırdı, öptü. Şaşkınlığı biraz geçince gözleriyle etrafı araştırmaya başladı. Şimdi kendi obasını bulmalıydı. Anasını, babasını bulmalıydı. Ölmüşlerse bile mezarlarını ziyaret etmeliydi. Uzakta beyaz çadırlar gördü. Sayıları azdı. Olsa olsa yirmi otuz kadardı. Hatırladığına göre kendi obası çok daha geniş ve kalabalıktı. Kopuzunu kılıfına yerleştirdi. Yerinden kalktı ve bu çadırlara kadar yürüdü.

   Ufak obaya yaklaşınca karşısına orta yaşlı bir adam çıktı. Kır saçlı, esmer tenli bu adam atları tımarlıyordu. Ozan Yolbars adamın yanına yaklaştı, selam verdi:

   _ Merhaba kardeş. Tanrı kolaylık versin. Adam, işinden başını kaldırarak ozana baktı, gülümsedi:
   _ Selam olsun kardeş. Sağolasın. Ozan Yolbars adama kendini tanıttı. Bu adam, ozana pek de yabancı görünmemişti. Bu esmer yüz sanki babasını hatırlatmıştı ona. Adama adını sordu. Esmer adam:

   _ Adım Balaban, dedi. Ozan, bu sefer de babasının kim olduğunu sordu. Adam: Babamın adı Duran'dır. Yıllar önce cennete uçtu. Tanrı bağışlasın. Ozan Yolbars, bu sefer de anasının adını sordu. Adam: Anamın adı Süğlün'dür. O da babam gibi cennete uçtu. Tanrı bağışlasın.

   Ozan şimdi hem şaşırmış hem sevinmişti. İşte, karşısında duran bu adam kardeşiydi. Kardeşi Balaban'a ağabeyi olduğunu söyledi. Balaban önce inanamadı. Şaşkınlığı üzerinden atınca, ikisi de sevinçle kucaklaştılar. Mutluluktan gözyaşı döktüler.

   Balaban, ağabeyini çadırına buyur etmek istedi. Ozan Yolbars'ın o zaman yüzü asıldı. Kardeşine bütün olan biteni anlattı: Aldaçı'yı, öleceğini, üç dilek hakkını... Deminki mutlulukları şimdi hüzne dönüşmüştü. Ozan kendini hemen toparladı. Kardeşine, kendisini anasının ve babasının mezarlarına götürmesini istedi. Birlikte konuşa konuşa mezarlığa gittiler.

   Mezarlık, alçak bir tepenin yamacındaydı. Balaban, ağabeyine yanyana iki taş parçasını göstererek: “İşte anamız ve babamız burada yatıyor” dedi. Ozan Yolbars ve kardeşi mezarların dibine çömeldiler, dua ettiler. Tanrı'ya yakardılar, gözyaşı döktüler. Ozan, içinden ana ve babasına seslendi: “Güzel anam... Bilge babam... Sizi yaşarken ziyaret edemedim, dünya gözüyle göremedim. Beni affedin... Tanrı ulu ruhlarınızı korusun. Cennetindeki yerine kabul etsin” dedi. Koluyla, usul usul akan gözyaşlarını sildi.

   Ozan, duası bitince kardeşine döndü. Ona sevgiyle ve özlemle baktı. Kardeşine kendi hayatını, yaşadıklarını anlattı. Geçirdiği son geceyi ve şu andaki durumunu anlattı. Zamanının dar olduğunu söyledi:

   _ Daha işlerim bitmedi. Bu dünyadan göçmeden önce iki arzum daha var, dedi. Kardeşini kucakladı, öptü. Tanrı'dan, kardeşine uzun ömür diledi. Vedalaştılar. Ozan: “Tanrı yardımcın olsun kardeşim” dedi. Balaban: “Tanrı yanında olsun ağabey... Hoşçakal...” dedi. İkisinin de gözleri dolu dolu olmuştu. Ozan Yolbars, kendini tutarak ağlamadı.

   Ozan, kardeşinin yanından ayrıldı. Balaban, o gözden kaybolana dek arkasından bakmış, el sallamıştı. Ozan, yürüye yürüye mezarlıktan bir hayli uzaklaştı. Sonunda yoruldu, bir kayanın dibine çömeldi. Düşünmeye başladı. Sırtına asılı kopuzunu aldı, kılıfından çıkardı. Koltuğunun altına yerleştirdi. Derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. Kopuzun orta teline sertçe bastı. Telden: “Tıınnn...” diye bir ses çıktı. Ses yükseldi, yükseldi. Boşlukta dolana dolana iyice kısıldı. En sonunda sustu.

* * * * *

   Ozan Yolbars, içinden ona kadar sayıp gözlerini açtı. Şimdi karşısında sarp bir dağ yükseliyordu. Dağ, kılıç gibi sivri kayalar ve karanlık uçurumlarla doluydu. Etrafta ne yeşil bir ağaç ne sesi soluğu çıkan bir hayvan vardı.

   Ozan içinden, ilk atalarının kemiklerinin bulunduğu kutsal mağaralara gitmeyi dilemişti. Daha çocukken, dedesinin ona anlattığı bu “Ata Mağaraları”nda atalarının ruhuna saygısını sunmak istiyordu. İşte şimdi o kutsal mağaraların bulunduğu Ata-Dağı karşısındaydı. Beklemeden, bu sarp dağa tırmanmaya başladı.

   Ozan tırmandıkça, dağ daha da dikleşiyordu. İrili ufaklı taşlar ayaklarının altından çangır çungur kayıyor, dipsiz uçurumlara yuvarlanıyordu. İhtiyar Ozan, düşmemek için etraftaki kaya parçalarına tutunuyordu. Dağ o kadar dikti ki zar zor ilerleyebiliyor, hatta zaman zaman emeklemek mecburiyetinde kalıyordu. Yorulmaya başlamıştı. Alnından ter damlaları akıyordu. O anda serin bir rüzgar Ozan'ın yüzünü yalayıp geçti. Rüzgarı hissedince içi bir garip oldu, ürperdi. Sanki binlerce yıllık yaşlı ruhlar, bu kadim kayaların çevresinde dolaşıyordu.

   Biraz daha çıkacak olsa dayanamazdı. Ellerinde, ayaklarında derman kalmamıştı. Yorgunlukla başını kaldırdı. Tepesinde üç tane mağara girişi görünce sevindi. Sonunda varabilmişti. Bu mağara girişlerinin ikisi küçük, ortalarındaki de büyüktü. Ortadaki büyük girişin etrafındaki kayalara renkli bez parçaları bağlanmıştı. Bu bezler, mağaralara gelen şamanların dilek çaputlarıydı. Çok düşünmeden bu büyük girişin önünde durdu. İçeriye baktı. Mağaranın içi karanlık ve nemliydi. Sanki karanlığın içinden: “Huuu... Huuu...” diyerek ata ruhları onu çağırıyordu. Ozan'ın içi yeniden garip bir ürpertiyle doldu. Sonra kendini topladı. Mağaradan içeri girdi.

   Mağaranın nemli duvarlarından ve tavanından sular damlıyordu. Her yeri yosun bağlamıştı. Ozan Yolbars, duvarlarda yer yer eski yazılar da gördü. Yazıların etrafına resimler çizilmişti: Av tasvirleri, çadır şekilleri, dağlar, ağaçlar, geyikler, kurtlar, kartallar...

   Ozan, mağaranın derinliğine girdikçe etrafını görmekte zorlanıyordu. İhtiyar gözlerinin karanlığa alışması için biraz bekledi. Gözlerini kısarak ileriye baktı. Tam karşısında, adam boyunda bir balbal gördü. Bunun arkasında, irili ufaklı birkaç tane daha balbal vardı. Bunların etrafında da yakılmış kemikler, hayvan derileri, renkli çaput parçaları vardı. Ozan, karanlıkta daha fazla ilerleyemeyeceğine karar kılınca, önündeki en büyük balbalın yanına diz çöktü. Kopuzunu kenara koydu. Avuçlarını göğe kaldırarak Tanrı'ya yakarmaya başladı:

   _ Ey yüce Tanrı'm!.. Biliyorum fazla vaktim kalmadı. Ömrüm boyunca, yoldaşım kopuzumla diyar diyar dolaştım durdum. İyiye yakın oldum, kötüden uzak durdum. Anamın, babamın adlarına yakışır bir oğul olmaya çalıştım. Günahım olmuşsa affeyle. Beni Tanrı Yurdu'na kabul eyle. Anamın, babamın yanında huzur içinde olayım. Beni kızıl tamunun kor ateşlerinde yakma. Bu dağlarda, bu mağaralarda gezinen kutsal ata ruhlarının aşkına yakarışlarımı işit, dualarımı kabul et...” dedi. Duasını bitirdikten sonra avuçlarını yüzüne sürdü.

   İhtiyar Ozan, diz çöktüğü yerden kalktı. Kenara bıraktığı kopuzunu aldı. Babasının ona öğrettiği çok eski bir türküyü, atalarının kutsal ruhlarına yolladı:

Kamçı vurmadan koşan yılkı tayım
Ne güzel sıçrayan bir kısrak idi
Nice nice gülüp eğlenmek için
Ötüken ne güzel bir yaylak idi

Eyer gibi yumuşak toprağıyla
Orhun Koyağı ne güzel yurt idi
Kızları oğlanları hepsi birden
Gözü kara yürekli bir kurt idi

Yüce Tanrı ölülere erinç ver
Bu acun kalımsız acun idi
Uçmağ olsun yiğitlerin yatağı
Yiğitlere ölüm oyun idi

   Türküsü bitince Ozan garip bir şekilde titredi. Mağaranın duvarlarında sanki alkışlar yankılanıyordu. Atalarının kadim ruhları onu duymuş, takdir etmiş gibi hissetti, sevindi. O zaman aklına üçüncü ve son dileği geldi. Yerinden kalktı. Kopuzu kılıfına koydu. Kılıfı omzuna astı. Ataların ruhlarına saygısızlık olmasın diye onlara sırtını dönmedi. Mağaranın girişine kadar geri geri yürüdü.

   Mağara girişine gelince, güneşin batıya doğru eğildiğini gördü. Son dileği için geç kalmamalıydı. Kopuzunu sırtından indirdi. Onu sımsıkı kavradı. Yoldaşına uzun uzun baktı. İçinden, gençken bir kez görüp aşık olduğu kızın yanına gitmeyi diledi. Kopuzunun en alt teline hızlıca bastı. Telden ince, tiz bir “tiinnn...” sesi çıktı. Bu ses, mağaranın içinde ve dağın yamaçlarında yankılandı. Yankı kayalara çarptı, yükseldi, yükseldi... Ozan Yolbars, bu sesleri dinleye dinleye gözlerini yumdu.

* * * * *

   İhtiyar Ozan gözlerini açtığında karşısında ucu bucağı görünmeyen, masmavi bir su gördü. Evet, tanımıştı. İşte burası gençken, daha yirmili yaşlarındayken gelip gördüğü Issık-Göl'dü. Yıllar önce sevdiği ama birleşemediği güzel kızın diyarındaydı şimdi. İhtiyar Ozan heyecanlandı. Kalbi, aynı gençliğinde olduğu gibi hızlı hızlı atmaya başladı.

   Ozan Yolbars, Issık-Göl'e yirmibeş yaşındayken gelmişti. Günlerce yayan yol teptikten sonra, gölün kıyısına konmuş bir obaya Tanrı misafiri olmuştu. Obanın beyi Akgürbüz Bey'di. Bey, genç ozanı çok sevmiş, onun kopuzuyla çaldığı türküleri zevkle dinlemişti.

   Genç Ozan Yolbars, bu obaya misafir olduğunun ikinci haftasında, beyin dünyalar güzeli kızı Alaceren'le karşılaşmıştı. Ozan, daha ilk görüşte bu kıza vurulmuştu. Kız da ilk görüşte aynı duyguları ona beslemişti. Ozan bunu, kızın gözlerinden anlayıvermişti. Günlerce bakışlarıyla anlaşmışlar, tek kelime etmeden yürekleriyle konuşmuşlardı.

   Günlerden bir gün Akgürbüz Bey obada büyük bir eğlence düzenletmişti. Çamçaklar dolusu kımız içilmiş, tepsiler dolusu et yenmişti. Ozan da o gün ve bütün gece, en güzel türkülerini yakmıştı beyin şerefine. Bey, kımızları içtikçe sarhoş olmuş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Adeta içtikçe kendinden geçmişti. Şarkıların, türkülerin ve kımızların coşkusuyla başka alemlerde dolaşmaya başlamıştı. Belindeki altın kakmalı kılıcını sağ kolu Karakurt'a hediye etmişti. Sırtındaki kaftanını da yanında oturan komşu obanın beyi Tekebay Bey'e vermişti. Akgürbüz Bey, içtikçe daha da cömertleşiyordu. Genç ozan da yanık türküleriyle bozkırı inletiyordu:

Kavak ağacının dibinden
Kanatlanan kara kartal
Yavukluma da selam götür
Sevdiğim bir güzel maral

Kayın ağacının dibinden
Sıçrayıp uçan kara kartal
Evime benden selam götür
Sevdiğim yurdum güzel Aral
* * *
Altın sandık içinde
Ay desenli ipek var
Düşünceli göğsümde
Bir güzel sevdiğim var

Gümüş sandık içinde
Güneş desenli ipek var
Benim ıssız göğsümde
Sakladığım aşkım var

   Akgürbüz Bey, sonunda aşka gelerek ayağa fırlamıştı:

   _ Ey ozan!.. Canım ozan!.. Öyle güzel çaldın, öyle içli söyledin ki dile benden ne dilersen!.. Genç ozanın bunu duyunca yüzü kızarmıştı. Beyin övgüsü hoşuna gitmişti. Başıyla saygılı bir şekilde selam verdi. Bey ise ısrar ediyordu: “İlle de benden bir şey dileyeceksin!..” diyordu. Ozan kızarıp bozarmaya devam etti. Dilinin ucuna gelen şeyi söyleyip söylememek arasında kalmıştı. Sonunda kendini toplayarak cesaretle konuştu:

   _ Ak beyim, cömert beyim!.. Beni obana buyur ettin. Yedirdin, içirdin. Sazımı, sözümü dinledin. Tanrı seni ve yiğitlerini korusun. Senden tek bir dileğim olabilir ancak... Ama nasıl derim bilmem... Bey, bu sözleri duyunca sesini daha da yükseltmişti:

   _ Ey genç ozan!.. Canımın içi ozan!.. De bakalım arzun nedir... Çekinme benden...

   Beyi duyan herkes susmuş, pürdikkat ozanı dinliyordu şimdi. Orada bulunan herkes, genç ozanın dileğini merak etmişti. Ozanın ise yanakları kızarmış, dili damağına yapışmış, konuşamıyordu. Sonunda cesaretini toplayıp deyivermişti:

   _ Beyim... Ben bir garip ozanım... Yine de bir yüreğim var... Tanrı bağışlasın, senin bir güzel kızın var... Onu gördüm, beğendim... Anladım ki o da beni beğendi... Gönlümüz karşılıklı sevişti... Ben, bir garip ozan derim ki; senin dünyalar güzeli kızın Alaceren'le evlenmek isterim...

   Bu sözleri duyan herkes çok şaşırmıştı. Ortalığı büyük bir sessizlik kaplamıştı. Şimdi herkes, Akgürbüz Bey'in vereceği cevabı bekliyordu. Tabi genç ozanın sözlerini duyan bey, bundan memnun olmamıştı. Bu genç ozan kendisinden atını istese, kılıç istese, eyer, ok, yay istese verirdi. Keçe otağ istese verirdi. Samur kürk istese, kalpak istese, gümüş işlemeli kemerini istese verirdi. Fakat, isteğinin kızı Alaceren olduğunu duyunca morali bozulmuştu. Dünyalar güzeli kızını, ancak kendine denk bir beyin oğluna vermeyi kabul edebilirdi. Gözbebeği Alaceren'ini diyardan diyara gezen, yersiz yurtsuz bir ozana nasıl verirdi? Yüreği de aklı da bunu kabul etmemişti. Uzun sakalını memnuniyetsizlikle sıvazlamış, yamacında oturan sağ kolu Karakurt'un kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Karakurt da kalkmış, sıkıntılı bir ifadeyle ozana yaklaşmış, beyinin sözlerini ona iletmişti. Bu sözleri işiten genç ozanın yüzü bembeyaz olmuştu. Saçlarının diplerine kadar bütün vücudu cayır cayır yanmıştı. Beyin cevabı karşısında elleri ayakları titremiş, gözleri yaşarmıştı. Hiçbir şey demeden yerinden kalkmış, kendini şaşkın şaşkın izleyen kalabalığa aldırmadan, pılını pırtını toplayıp gitmek için davranmıştı. Zaten ceketinden, kalpağından ve kopuzundan başka da bir şeyi yoktu şu dünyada. O giderken, beyin sağ kolu Karakurt ardından yetişmişti:

   _ Ey ozan! Dur... Bekle hele... Beyim aslında seni çok sevmiş. Lakin kızını daha önce başka bir beyin oğluna nişanlamıştı -tabi bu yalandı; bunu ozan bile anlamıştı- Sana bu geyik derisi ceketle, bu keseyi yolladı, diyerek eline bir altın kesesi tutuşturmaya çalışmıştı. Ozan ise hediyeleri kabul edemeyeceğini söylemişti. Sesinin titremesini gizlemeye çalışarak devam etmişti:

   _ Beyin çok iyi adamdır... Suç benim... Kendimi bilmezlik ettim... Haddimi, sınırımı aştım... Ne olur affetsin... Yüce Tanrı onu korusun... Sen de kal sağlıcakla... demiş, arkasını dönüp oradan uzaklaşmıştı.

   İşte, Ozan Yolbars'ın ilk ve son aşk macerası da böyleydi. Aradan kırk yılı aşkın zaman geçmişti ama Ozan, bu olanları hiç unutamamıştı. Bu yüzden yıllarca gönlü yaralı gezmiş, her gördüğü güzeli Alaceren'e benzetmişti.

   Yıllar sonra yine Issık-Göl kıyısındaydı. Gölün etrafında ak çadırlardan bir şehir kurulmuştu. Ozan anılarından sıyrıldı. Oturduğu yerden kalktı, kopuzunu sırtına astı. Yürüye yürüye çadırların olduğu yere geldi. İlk rastladığı kişi genç bir askerdi. Bu esmer, yakışıklı askere, Akgürbüz Bey'in kızı Alaceren Hatun'u tanıyıp tanımadığını sordu. Asker:

   _ Alaceren Hatun'u bilmem mi hiç... Kocası Saltuk Bey ölünce baba ocağına geri döndü. Şimdi, şu büyük ak çadırda oturuyor, diyerek süslü, güzel çadırı işaret etti. Ozan Yolbars düşündü: “Demek Alaceren evlenmiş. Buna yıl diyardan diyara dolaşan deli bir ozanı bekleyecek hali yoktu ya!..” Sonra askere dönerek sordu:

   _ Peki, hatunun hiç çocuğu oldu mu?
   _ Oldu elbet. Üç tane oğlu var hatunumuzun. En büyük oğlu Budak Bey, şimdi oymağımızın beyidir.

   Ozan Yolbars bunları duyunca sevindi. İçinden: “Ne mutlu!.. En azından o evlat sevgisini tatmış... Üç tane oğul yetiştirmiş. Yalnız kalmamış” diye geçirdi. Yüzüne buruk bir gülücük oturdu.

   Ozan, askere teşekkür ederek Alaceren'in çadırına yöneldi. Onunla karşılaşıp karşılaşmamak konusunda kararsızdı. Böylece çadırın dibine kadar geldi. Kapıda kılıçlı, zırhlı bir nöbetçi vardı. Nöbetçi onu durdurunca kendini tanıttı:

   _ Ben Ozan Yolbars. Alaceren Hatun'un çok eski bir dostuyum. Hatuna, “Ozan Yolbars seni görmeye gelmiş” dersen o beni tanır, dedi. Bir yandan da: “Ya beni hatırlamazsa... Ya beni tanımazsa...” diye içinden geçirerek korkuya kapılmıştı.

   Çadıra giren nöbetçi hemen çıkıvermişti. Ozana kapıyı saygıyla açtı:

   _ Buyur Ozan Yolbars. Hanımım içeride seni bekliyor, dedi.

   Ozan, bir anlık tereddütten sonra kapıdan içeri girdi. Karşısında, minderine oturmuş ak saçlı, elleri kınalı, renkli yazmalı bir ihtiyar kadın vardı. Bu Alaceren miydi? Kendisi gibi o da epey değişmişti: Saçları apak olmuş, beli kamburlaşmış, yüzü kırışmıştı. Yalnız, gözlerindeki o çocuksu buğu, o ürkek ifade hiç kaybolmamıştı. Alaceren'i ıslak ıslak bakan ceylan gözlerinden tanıyıvermişti. Ozan, ürkek ve mahçup bir ifadeyle:

   _ Merhaba, dedi. Ben Ozan Yolbars. Hatırladın mı beni?
   _ Merhaba Yolbars... Hatırladım tabi... Hiç unutmadım ki seni...

   Alaceren, konuğuna yer gösterdi. İkisi de yanyana minderlere oturdular. Susuyorlardı. Ozan Yolbars, konuşmak istiyor ama söyleyecek bir söz bulamıyordu. Utanıp sıkıldı: “Bunca yıldan sonra ne demeye geldim sanki...” diyerek kendine kızdı. Sonra can yoldaşı kopuzunu gösterdi:

   _ Can yoldaşım kopuzum. Yıllardır derdimin tek dermanı. Yolumun tek yoldaşı... Ozan bunları dedikten sonra sustu. Alaceren, ona şaşkınlıkla bakıyordu. Küskün, kırgın bir sesle sordu:

   _ Bunca yıl sonra niçin geldin Yolbars?
   _ Ben... Ben... Seni görmeye... Ozan Yolbars devamını getiremedi. Sonra, her şeyi açıkça söylemeye karar verdi:

   _ Ben, öleceğim... Ölüyorum... Bu şafağa kadar vaktim kaldı... Aldaçı bana mühlet verdi... Öleceğim sonra... Bu yüzden, son bir kez seni görmeye geldim Alaceren... Kelimeler Ozan Yolbars'ın ağzından zar zor çıkıyordu. Heyecanlanmış, içi bulanmıştı.

   Alaceren ise şaşırmış, inanamamıştı duyduklarına. Ozan'ın yüzüne şaşkın şaşkın baktı. Ozan ise gayet ciddiydi. Buna rağmen inanamadı; inanmak istemedi. Biraz düşününce işin ciddiyetini kavrayabildi. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı, ağlamaya başladı. Boğazı düğümlenmişti sanki. Ağzından belli belirsiz: “Üzüldüm... Çok üzüldüm... Yolbars...” kelimeleri çıkabildi. Karşısında kanlı canlı duran Yolbars'a ölmüş muamelesi yapmaya gönlü elvermedi. Hem de bunca yıl sonra karşılaşmışken.

   Alaceren ağladı, ağladı. Ozan ise onun karşısında metin durmaya çalışıyordu. İhtiyar kadın biraz sakinleşince adamakıllı konuşmaya başladılar. İki ihtiyar sevdalı, bütün gece dizdize sohbet ettiler. Ozan Yolbars, gezdiği gördüğü yerleri, yaşadığı maceraları anlattı. Alaceren de evlendiği kocası Saltuk Bey'den, kocasının obasındaki yaşamlarından, üç tane oğlundan bahsetti uzun uzun. İkisi de kavuşamadıklarından, bunca yıllık ayrılıklarından, yarım kalan aşklarından hiç bahsetmedi. İkisi de sadece güzel hatıralardan söz etti o gece.

   İhtiyar aşıklar, konuşa konuşa sabahı ettiklerini fark etmemişlerdi. Şafağın kapıya dayandığını hisseden Yolbars titredi. Alaceren'in gözlerinin içine hüzünle bakarak: “Vakit geldi...” dedi. O zaman Alaceren'in gözleri yeniden yaşlarla doldu. Yine ağlamaya başladı. Bu sefer Yolbars'ın da gözleri dolu dolu olmuştu. Kendini tuttu, ağlamadı. Alaceren bir yandan ağlıyor, bir yandan da konuşmaya çalışıyordu:
   _ Bir yolu olmalı... Bir yolu vardır elbet... Vardır Yolbars... Fakat başka yol, başka seçenek yoktu. Ölüm kaçınılmazdı. Ozan Yolbars, ölümünü daha fazla geciktiremezdi. Buna hiç kimsenin gücü yetmezdi.

   Ozan Yolbars ayağa kalktı. Yerdeki kopuzunu aldı. Alaceren de ayağa kalktı. İhtiyar kadın hala ağlıyordu. Ozan, Alaceren'e kopuzunu uzattı:

   _ Alaceren, kopuzum sana emanet. Oğulların kopuz çalmasını bilmez, onlar bey olmuşlar. Ancak at biner, kılıç kuşanırlar... Bir gün torunlarından biri bozkırın, rüzgarın, dağların, suların sesine kulak verir de kopuzumu anlarsa, anlayabilir de sevebilirse, kopuzumu ona verirsin. Böylece ben öldükten sonra ruhumu şad edersiniz...

   Ozan Yolbars, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Elini Alaceren'e uzattı. Alaceren ise kollarını açarak Yolbars'a sarıldı. Yolbars da titreyen kollarıyla ihtiyar kadının beline sarıldı. Şimdi ikisi de hüngür hüngür ağlıyordu.

   Bir zaman sonra Ozan silkinerek kendine geldi. Yüzünü gözünü sildi. Kendini toparladı. Alaceren'e son kez baktı:

   _ Kendine iyi bak Alaceren. Tanrı sana ve oğullarına uzun ömür versin... Hoşçakal, dedi. Hiç beklemeden, hızla çadırdan dışarı fırladı. Alaceren ise olduğu yerden kıpırdayamadı, öylece çakılı kaldı. Nice zaman sonra ayakta öylece durduğunu fark edip minderine çöktü. Ozan'ın emanet ettiği kopuz hala elindeydi. Onu seviyormuş gibi kopuzu sevdi, okşadı. Kopuzu öptü, başına koydu. Gözyaşları kopuzun tellerini, sapını, kayın ağacından teknesini ıslattı.

   Ozan Yolbars, çadırdan çıktığı gibi hızla koşmaya başlamıştı. Koşa koşa obadan epey uzaklaştı. İhtiyar bacakları en sonunda yorulunca durdu. Nefes nefese kalmıştı. Koluyla alnındaki terleri sildi. Arkasına, gün doğumuna baktı. Şafak, kızıl bir alev gibi yükseliyordu Issık-Göl'ün sularından. Bunu görünce nefesi durur gibi oldu. Galiba, öleceği için ilk defa korkmuştu. İlk defa içi cız etti.

   Ozan Yolbars, daha fazla uzaklaşmak istemedi. Zaten dermanı da kalmamıştı. Olduğu yere çöküverdi. Şimdi tek yapması gereken ölümü, Aldaçı'yı beklemekti. O nasıl olsa gelir onu bulurdu. “Ya bulamazsa?” diye geçirdi içinden. Bu komik düşünceye ister istemez kendi de güldü. Galiba korkusu geçmişti, ölüm fikrine alışmıştı.

   Ozan Yolbars bunları düşünüp oyalanırken, Aldaçı tepesinde beliriverdi. Ozan, sanki hiç korkmamış, telaşlanmamış, şaşırmamış gibi sakindi. Yüzünde, gözlerinde ne korku ne de üzüntü vardı. Aldaçı'yı görünce sessizce ayağa kalktı. Saygıyla Tanrı'nın bu elçisini selamladı:

   _ Selam olsun Aldaçı... Haydi gidelim... Aldaçı durdu, ihtiyar ozanın gözlerinin içine baktı. Ölüm Elçisi, Ozan'ın onu ilk gördüğü andaki kadar korkunç değildi sanki. Yine devasa cüssesiyle, kocaman elleriyle, kapkara cüppesiyle ürkütücüydü. Lakin Ozan, onu artık korkunç bulmuyordu. Hatta Tanrı Yurdu'na göçeceği için sevinmeye bile başlamıştı.

   _ Neyi bekliyoruz Aldaçı? Bak, şafak söktü... Vakit tamam... Ozan, bunları söylerken ister istemez sesi titremişti. Aldaçı kalın sesiyle konuştu:
   _ Korkma Ozan... Artık huzura kavuşacaksın... Korkma, kısa bir yolumuz var...
   _ Korkmuyorum Aldaçı... Ben yolculuklara alışkınım...

* * * * *

   Ozan Yolbars'ın kopuzunun telleri, asırlar boyunca hiç susmadı. Nice göçler, savaşlar, kayıplar ardından elden ele miras olarak geçti. Yıllar yılı, bu kopuzun nerede, kimlerin elinde olduğunu kimse bilemedi. Buna rağmen bütün bozkır halkı, onun tellerinin hala tıngırdadığına inanıyordu.

   Kopuzun sesini duymak isteyenler, bu bozkırdaki rüzgarların sesini dinlemelidir. En kalın telin sesini duymak için, gök gürültüsünü duymak yeterlidir. Orta teli duymak için, dağlardan yuvarlanan büyük kayaların gümbürtüsüne kulak vermelidir. En ince teli işitmek için ise, ırmakların çağıltısına kulak kabartmak gereklidir. Kim bilir, yüreğinizle dinlerseniz, belki Ozan Yolbars'ın yaktığı türküleri bile duyabilirsiniz.


15 Mart 2014 Cumartesi

bozkırın çocukları




   Güneş her sabah kişioğullarını selamlıyor. Diyor ki: “Ey Tanrı'nın kulları! Uyanın ve Yüce Yaratıcı'ya dua edin!..”
   Şaman, güneşin ilk ışıklarını selamlıyor. Yeni doğan günü kutluluyor. Elindeki çamçağı göğe doğru kaldırıp duasını okuduktan sonra tek hamlede kafasına dikiyor, içiyor. Gökte bulutlar açılıyor, sisler dağılıyor. Mavi gök, yüzünü büyük bozkıra cömertçe gösteriyor. Güneş sımsıcak gülümsüyor.

   Sabah yeli, yükseklerdeki çamların dallarını okşuyor. Çamlar aheste aheste sallanıyor. Dallardaki kozalaklar birbirlerine çarparak “tıkır tıkır” sesler çıkarıyorlar. Arada bir iki tane kozalak yere düşüyor, toprakta “tok” diye ses çıkarıyor. Ağaçkakanlar uykudan uyanmış, işbaşı yapmışlar. Etraf “takır tukur” gaga sesleriyle yankılanıyor.

   Rüzgar hafifçe, düzlükteki çimenlere ve bodur otlara dokunuyor. Otlar hep birden boyun eğiyorlar. Rüzgar bütün bozkıra sesleniyor: “Haydi, uyan bozkır uyan!.. Kalk, silkin bozkır...” Bozkır silkiniyor, uyanıp kendine geliyor.

   Şaman, sabah yelini selamlıyor. Tam karşısında heybetle duran Altay Dağları'nın doruklarını selamlıyor. Doruklar bembeyaz karlar içinde: Şaman'ın uzun, seyrek sakalıyla aynı renkte. Altaylar'ın eteklerinde yemyeşil çam ormanları... Çamlarda kozalaklar. Ormanda ağaçkakanlar, geyikler, ayılar, kurtlar... Hepsi yeni doğan sabahla birlikte uyanıyor.


* * *


   Şaman, gökteki yerinden, Gök-Tanrı'nın yanından yeryüzüne indirildiği günden beri yalnız yaşıyordu. Aradan yıllar, mevsimler geçmişti. Yalnızlıktan sıkılan Şaman kuşlarla konuşmuş, geyiklerle konuşmuş, kurtlarla konuşmuştu... Hepsinin dilini çözmüştü. Hepsiyle konuşuyor, anlaşıyordu. Buna rağmen yalnızlığını dindirememişti. Artık canına tak etmiş, Tanrı'ya yalvarmış yakarmıştı: “Bana kendi cinsimden, kendi şeklimden bir kişioğlu gönder Tanrım!..” Günlerce, haftalarca, aylarca yakarmış durmuştu.

   İşte o gün; uyanıp da her sabah olduğu gibi göğü ve doğayı selamladığı gün, Tanrı yakarışlarına cevap verdi. Şaman, dağların ötesinden, daha önce hiç duymadığı bir uğultu işitti. Uğultu, esen rüzgarla geldi, Şaman'ın kulaklarına doldu. Şaman, bunu duyunca korkarak yerinden doğruldu. Yüzünü endişeyle Altaylar'a çevirdi. Uğultu gitgide yükseldi, gürültü haline geldi. Şaman'ın korkusu bir kat daha arttı. Olduğu yerde duramadı, koştu çadırına girdi. Çadırın, kızılçam ağacından kendi eliyle oyduğu kapısını sımsıkı kapattı. Köşeye geçip öylece büzüldü kaldı. Şimdi tir tir titriyor, dişleri takırdıyor, dizleri zangırdıyordu.

   Dışarıda yükselen gürültü ta çadırın önüne kadar gelmişti. Sanki dışarıda bir şeyler onu arıyor, hızla bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Şaman, birkaç dakika öylece yerinden kımıldayamadı. Sonunda cesaretini topladı, ayağa kalktı. Yavaş yavaş kapıya yanaştı. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Elleri de titriyordu. Çadırın kapısını hafiften araladı, dışarıya kulak kabarttı. Gürültü kesilmişti. Gücünü topladı, kapıyı sonuna kadar açıp dışarı çıktı. Kapının beş on adım ötesinde, güzeller güzeli bir maral duruyordu. Maral o kadar sevimliydi ki Şaman deminki telaşını unutup ona gülümsedi. Sanki maral da ona bakıp gülümsüyordu. Şaman, marala yaklaştı, elini uzattı; bu güzelim hayvanın başını okşadı. Maral hiç korkmadı, kaçmadı. Sadece başını uzattı, o güzel badem gözleriyle Şaman'ı süzdü.

   Şaman ile maral birkaç saniye öylece bakıştılar. Maral ansızın, Şaman'ın çadırına dalıverdi. Şaman ise buna çok şaşırdı, olduğu yerde kalakaldı. Neden sonra kendini topladı, kapıya yöneldi. Daha içeri adımını atamadan kapı eşiğinde donakaldı. İçeride, köşedeki ayı postunun üstüne oturmuş dünyalar güzeli bir kız vardı. Kız, beline kadar uzayan simsiyah saçlarıyla, çekik gözleriyle, ay gibi bembeyaz teniyle zavallı Şaman'ın o anda aklını başından almıştı. Zavallı Şaman adeta olduğu yere mıhlandı, içeriye adım atamadı. Kıza bakıyor, bakıyor ama ağzından tek kelime çıkmıyordu. Sonra silkindi, kendine geldi. Düşündü: Evet, Gök-Tanrı yakarışlarını duymuş, ona bir eş göndermişti. Bu, Yüce Tanrı'nın ona bir armağanıydı. Şaman şimdi mutluluktan neredeyse ağlayacaktı. Yavaşça çadırdan içeri girdi. Gitti kızın yanına oturdu. Yüzüne baktı, baktı... Bu güzel, bembeyaz yüze bakmaya doyamıyordu. Bütün cesaretini toplayıp sordu:
   _ Adın ne senin?
   Kız cevap veremedi. Sanki konuşmayı bilmiyordu. Sadece, gülümseyerek Şaman'ın gözlerinin içine bakmakla yetindi. Şaman, güzel kızın elinden tuttu, alnından öptü. Dedi ki:
   _ Sen, bana göğün armağanısın. Bana Tanrı katından geldin. Hoş geldin göğün kızı... Sen çok güzelsin. Güneş gibi parlak, dolunay gibi beyazsın. Senin adın ne ola ki? Sonra kendi kendine düşündü, karar verdi: Evet, buldum... Senin adın “Gündoğdu” olsun. Nasıl, adını beğendin mi?
   Kız bir şey diyemedi. Sadece Şaman'ın yüzüne bakarak gülümsüyordu. Şaman da ona bakmaya doyamıyordu. Öylece bakıştılar, bakıştılar...


* * *


   Şaman ile Gündoğdu, geceyi çadırda koyun koyuna geçirdi. Yıldızlar onlar için sevindi, ay onlar için dua etti. Sabah, dağların dorukları aydınlanmaya başlayınca Şaman, güneşi selamlamak için uyandı, hazırlandı. Hala mışıl mışıl uyuyan Gündoğdu'yu da uyandırdı:
   _ Haydi Gündoğdu, uyan. Yeni doğan günle birlikte Yüce Tanrı'yı selamlayalım. Yeni doğan bu günü kutlulayalım.
   Birlikte çadırdan çıktılar. Dağlar ardından yeni doğmaya başlayan güneşi selamladılar. Şaman:
   _ Bak Gündoğdu, bu doruklar ulu Altay Dağları'dır. Koruyucu Altay Han bizi oradan izler, bizi gözetir, dedi. Gündoğdu şimdi onu pürdikkat dinliyordu. Şaman, eliyle gökyüzünü göstererek:
   _ Yüce Gök-Tanrı, göklerin en üst katından, yarattığı her şeyi yönetir. Göğün diğer katlarında Ülgen Ata'mız, Umay Ana'mız otururlar. Onlar da yeryüzündeki her şeyi korur ve gözetirler.
   Şaman bunları söyledikten sonra ellerini göğe kaldırdı. Gündoğdu da ellerini aynı Şaman gibi göğe kaldırdı. Onu taklit ederek Gök-Tanrı'ya dua etti. İkisi, aynı çamçaktan acı kımız içtiler, Tanrı'ya tekrar tekrar şükrettiler.

   Güneş dağları aştı, tüm bozkırı aydınlattı. Ormanlar, ağaçlar uyandı. Kurtlar, kuşlar uyandı. Sular, nehirler, göller uyandı. Yer ve gök, doğan bu yeni güne artık hazırdı.

   Şaman ve Gündoğdu, ölünceye dek birlikte yaşadılar. Yıllar içinde iki tane oğulları oldu. İlk oğullarının adını “Temirkutluk”; ikinci oğullarının adını “Kızılkutluk” koydular. Bu oğullar büyüyüp yaşları erişince, göğün kızlarıyla evlendiler. Onların da bir düzine çocuğu oldu. Bu yeni türeyen kişioğlu nesline Bay-Ülgen şahitlik etti; Umay-Ana da kefil oldu.

   
   Altay Dağları'nın eteklerinde, yüksek bozkırlarda yaratılan bu insan soyuna bütün yabani atlar boyun eğdi. Kendilerini binek olarak onların hizmetine sundu. Gökteki kuşlar onlara av oldu. Kurtlar onlara rehberlik etti. Yüceler Yücesi Gök-Tanrı'nın emriyle dağlar, taşlar, ırmaklar, denizler hep dümdüz yol oldu; onlara geçit oldu. Bu kutlu nesil bütün acuna yayıldı, ulu çınarlar gibi kök saldı. Böylece bütün yeryüzüne hükmetti. Gök-Tanrı bu kutlu nesli bengi kılsın...


1 Mart 2014 Cumartesi

Ömer Seyfettin Öyküleri Hakkında Bir İnceleme - 2

*** 1. Bölümün devamıdır ***


Gazete ve Dergilerdeki Öykü Sayıları:

Yeni Mecmua: 33
Vakit: 15
Zaman: 12
Diken: 11
Genç Kalemler: 7
Büyük Mecmua: 6
Piyano: 6
İfham: 5
Türk Yurdu: 3
Yeni Dünya: 3
Türk Sözü: 2
Şair Mecmuası: 2
Zeka Mecmuası: 2
Sabah: 1
İrtika: 1
Aşiyan: 1
Tenkit Mecmuası: 1
Bağçe: 1
Teşvik: 1
Musavver Eşref: 1
Düşünüyorum: 1
Safahat: 1
Tanin: 1
Donanma Mecmuası: 1
Türk Kadını Mecmuası: 1
Tercüman-ı Hakikat: 1
Haftalık Türk Yurdu Mecmuası: 1
İkinci Kitap Mecmuası: 1
Serbest İzmir Mecmuası: 1

   * Ömer Seyfettin'in elde bulunan bütün öykülerinin toplam sayısı (müsveddeler ve yarım kalmış öyküler hariç): 140

Öykülerinde, Şiirlerinde ve Yazılarında Kullandığı Takma Adlar:

Ö. Seyfeddin
F. Nezihi
Feridun
Perviz
Ö. S.
Camasb
Şit
Ayas
Tarhan
Enver Perviz
M. Enver
A. H. Perviz
C. Nazmi
Ç. Kemal
Süheyl Feridun


* * * * * 


KAYNAKLAR:

* Tahir Alangu – Ömer Seyfeddin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May Yayınları, İstanbul, 1968
* Doç. Dr. Nazım Polat – Külliyatına Girmemiş Yazılarıyla Ömer Seyfettin, Arma Yayınları,
   İstanbul, 1998
* Dr. Müjgan Cunbur – “Ömer Seyfettin'in Hayatı ve Eserleri” / Doğumunun 100. Yılında
   Ömer Seyfettin, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1992
* Zeytin Ekmek (Bütün Eserlerinden Seçmeler) – Haz: Yaşar Arısan, Cümle Yayınları, Eylül, 2001
* Üç Nasihat (Bütün Eserlerinden Seçmeler) – Haz: Yaşar Arısan, Cümle Yayınları, Eylül, 2001
* Harem (Eserlerinden Seçmeler) – Haz: Erhan Demirutku, Akran Yayınları, 1988
* Ömer Seyfettin Bütün Eserleri – Cilt 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, Bilgi Yayınevi, 13. Basım,
   Ankara, Mart 2011



Ömer Seyfettin Öyküleri Hakkında Bir İnceleme - 1

SÖZ BAŞI

   Ömer Seyfettin deyince aklımıza önce “Kaşağı” öyküsü gelir. Hepimiz çocukken en azından “Kaşağı”yı, “Başını Vermeyen Şehit”i, “Pembe İncili Kaftan”ı okumuşuzdur. Bu öyküler, çocukluk dünyamızda bizi ne kadar etkiledi; bize ne kadar seslenebildi bilmem ama olgunluk çağındaki bir insanın da bu öyküleri okumasının çok önemli olduğunu düşünmekteyim.

   Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünün modern anlamdaki babasıdır dersem abartmış olmam. Çünkü o, yüzyıllarca süregelen Leyla-Mecnun, Aslı-Kerem, Ferhat-Şirin gibi aşk öykülerini aşmamızı ve çok çeşitli konulara da eğilebilmemizi sağlamıştır. Az sayıda kalmış kahramanlık, yiğitlik anlatılarından beslenmiş; öykülerine mizahi unsurları da yerleştirmiştir. Ömer Seyfettin bizi; yani yaşayan, nefes alan hayatı kağıda aktarmayı başarmıştır. Hikmet Dizdaroğlu onun için der ki: “Dili, deyişi, konuları Türk olan hikayeyi Ömer Seyfettin'e borçluyuz. Onun hikayelerinde kendimizi buluruz.”

   Ömer Seyfettin, aslında ne hikayeci ne de yazar olmak istemiştir. Onun gönlünde “tarihçi” olmak vardır. Günlüğünün bir yerinde şöyle yazmıştır: “Tarihçi olmak arzusunun dışında bir hikayeci oldum.” Askerlik mesleğini seçmiş, Balkan Cephesi'nde savaşmıştır. Askerlik ve savaş anılarını; “İrtica Haberi”, “Hürriyet Bayrakları”, “Nakarat”, “Ruzname” gibi öykülerinde hikayeleştirmiştir. Aslında pek çok öyküsünde direk olarak hayattan alınma sahneler mevcuttur. Çocukluk anılarına dair yazdığı öykülere ise; “Kaşağı”, “İlk Namaz”, “İlk Cinayet”, “And” gibi öykülerini örnek verebiliriz.

   Ömer Seyfettin, özellikle 1917 yılından sonra yazı hayatında parlak dönemini yaşamıştır. En çok öyküyü 1918-1919 yıllarında yazmış ve yayınlatmıştır. Dostlarına: “Çorak edebiyatımız şenlensin” diyerek devamlı yazmaya azmetmiş ve öykülerinde pek çok toplumsal eleştiri yapmıştır. “Efruz Bey” öyküsü, onun başyapıtı sayılabilir. Burada tek bir şahsı değil; dönemindeki tüm dalkavukları, kolay yoldan kahramanlık taslayanları konu edinmiştir. “Ashab-ı Kehfimiz” öyküsü ise, Türk insanının bugün bile adeta ders olarak okuması gereken bir öyküdür.

   Büyük öykücünün, bugüne kadar ortaya çıkarılan ve bu araştırmama konu olan öykülerinin sayısı 148'dir. Bu öykülerin 8 tanesi yarım kalmış roman taslakları ya da küçük öykülerdir. Yazar, yaşarken “Ashab-ı Kehfimiz” (1918), “Harem” (1918) ve “Efruz Bey” (1919) kitapları haricinde başka öykü kitabı yayınlamamıştır. Geri kalanlarının tümü de dönemin mecmualarında ve gazetelerinde yayınlanmıştır.

   Son olarak sözü büyük öykücümüz Ömer Seyfettin'e bırakalım: “Madem ki Türk'üz; o halde bir Türk gibi görür, bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız.”

* * * * *

ÖMER SEYFETTİN ÖYKÜLERİNİN TARİHSEL DÖKÜMÜ:

1902:
1. Tenezzüh (İhtiyarın Tenezzühü) – Sabah Gaz. No: 4469, 13 Nisan 1902 (imzasız)
2. Kır Sineği – İrtika Der. Sayı: 38, Ekim 1902 (Ö. Seyfeddin imzasıyla)

1904:
1. Hediye – İrtika Der. Cilt: 5, 12 Şubat 1904 (F. Nezihi imzasıyla)

1908:
1. İki Mebus – Aşiyan Der. Cilt: 2, Sayı: 14, 4 Ocak 1908
2. At – Tenkit Der. Sayı: 1, 22 Mart 1908
3. Ay Sonunda – Serbest İzmir Mecmuası, Sayı: 5 (Feridun imzasıyla)

1909:
1. Elma – Bağçe Der. Cilt: 2, Sayı: 43, 16 Haziran 1909 (Perviz imzasıyla)
2. Busenin İptidai Şekli – Teşvik Der. Sayı: 2, 10 Temmuz 1909
3. İlk Namaz – Musavver Eşref Der. Sayı: 1/27, 4 Eylül 1909

1910:
1. Beşeriyet ve Köpek – Piyano Der. Sayı: 6/7, 13-20 Eylül 1910
2. Kumrular – Piyano Der. Sayı: 10, 23 Ekim 1910
3. Yeni Bir Hediye – Piyano Der. Sayı: 11, 25 Ekim 1910
4. Apandisit – Piyano Der. Sayı: 11, 25 Ekim 1910
5. Tavuklar – Piyano Der. Sayı: 16, 1 Kasım 1910
6. Tuğra – Piyano Der. Sayı: 17, 10 Kasım 1910
7. Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür – Düşünüyorum Der. Sayı: 20, 20 Aralık 1910

1911:
1. İrtica Haberi – Genç Kalemler, Cilt: 2, Sayı: 6 (Perviz imzasıyla)
2. Bomba – Genç Kalemler, Cilt: 2, Sayı: 9
3. Bahar ve Kelebekler – Genç Kalemler, Cilt: 2, Sayı: 26
4. Primo: Türk Çocuğu – Genç Kalemler, Cilt: 3, Sayı: 13
5. Pamuk İpliği – Genç Kalemler, Cilt: 11, Sayı: 4

1912:
1. And – Genç Kalemler, Cilt: 3, Sayı: 11
2. Aşk Dalgası – Genç Kalemler, Cilt: 3, Sayı: 24/25

1913:
1. Kolleksiyon – Zeka Der. Sayı: 19
2. Piç – Türk Yurdu Der. Cilt: 4, Sayı: 22
3. Hürriyet Bayrakları – Türk Yurdu Der. Cilt: 5, Sayı: 56
4. Mehdi – Türk Yurdu Der. Cilt: 5, Sayı: 60

1914:
1. Şimeler – Zeka Der. Cilt: 2, Sayı: 27
2. Gayet Büyük Bir Adam – Safahat Der. Cilt: 2, Sayı: 2
3. Primo: Türk Çocuğu I / Nasıl Doğdu? – Türk Sözü Der. Cilt: 1, Sayı: 5
4. Primo: Türk Çocuğu II / Nasıl Öldü? – Türk Sözü Der. Cilt: 1, Sayı: 6, 7, 8, 9, 11, 16
5. Boykotaj Düşmanı – Tanin Gaz. 17 Mayıs 1914
6. Beyaz Lale – Donanma Mecmuası, 14 Temmuz-25 Eylül 1914

   * 1915 – 1916 yılları arasında hiç öykü yayınlamamış... 

1917:
1. Sivrisinek – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 1
2. Falaka – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 2
3. Hürriyet Gecesi – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 4
4. Eleğimsağma – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 5
5. Çanakkale'den Sonra – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 6
6. Ferman – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 7
7. Üç Nasihat – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 8
8. Kaç Yerinden? – Yeni Mecmua, Cilt:1, Sayı: 9
9. Kütük – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 12
10. Vire – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 14
11. Teselli – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 15
12. Binecek Şey – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 16
13. Pembe İncili Kaftan – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 17
14. Mermer Tezgah – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 19
15. Başını Vermeyen Şehit – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 20
16. Kızılelma Neresi? – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 21
17. Büyücü – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 22
18. Teketek – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 23
19. Topuz – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 25
20. Fon Sadriştayn'ın Karısı – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 26
21. Çakmak – Vakit Gaz. 15 Kasım 1917

1918:
1. Diyet – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 27
2. Düşünme Zamanı – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 28
3. Muhteri – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 29
4. Fon Sadriştayn'ın Oğlu – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 30
5. Cesaret – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 31
6. Külah – Vakit Gaz. 25 Ocak 1918
7. Yemin – Şair Der. Cilt: 1, Sayı: 1
8. Türkçe Reçete – Zaman Gaz.
9. Müjde – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 36
10. Hafiften Bir Sada – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 38
11. Dama Taşları – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 39
12. Kesik Bıyık – Diken Der. Cilt: 2, Sayı: 26
13. Yalnız Efe – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 41
14. Terakki – Yeni Mecmua, Cilt: 3, Sayı: 37
15. Velinimet – Vakit Gaz. 3 Nisan 1918
16. Nadan – Vakit Gaz. 11 Mayıs 1918
17. Makul Bir Dönüş – Vakit Gaz. 24 Mayıs 1918
18. Rütbe – Vakit Gaz. 7 Haziran 1918
19. Nakarat – Yeni Mecmua, Cilt: 3, Sayı: 63
20. Tuhaf Bir Zulüm – Yeni Mecmua, Cilt: 3, Sayı: 66
21. Namus – Diken Der. Sayı: 3
22. Harem – Türk Kadını Mecmuası (Ayrı Basım), İstanbul 1918
23. Ashab-ı Kehfimiz (İçtimai Roman) – Kanaat Kitaphanesi, İstanbul 1918
24. Ayın Takdiri – Yeni Mecmua, 25 Nisan 1918
25. Tütün – Tercüman-ı Hakikat, No: 13570, 16 Aralık 1918

1919:
1. Devletin Menfaatine Uğruna – Diken Der. Sayı: 5
2. Nokta – Diken Der. Sayı: 6
3. Antiseptik – Diken Der. Sayı: 7
4. Deve – Diken Der. Sayı: 8
5. Yüzakı – Diken Der. Sayı: 9
6. Korkunç Bir Ceza – Diken Der. Sayı: 13
7. İlk Cinayet – Diken Der. Sayı: 23
8. Nişanlılar – Zaman Gaz.
9. Rüşvet – Zaman Gaz.
10. Bir Kayışın Tesiri: Valde Kıraathanesinde – Zaman Gaz.
11. Nasıl Kurtarmış? – Zaman Gaz.
12. Bit – Zaman Gaz.
13. Türbe – Zaman Gaz.
14. Acaba Ne İdi? – Şair Der. Cilt: 1, Sayı: 9
15. Keramet – Yeni Dünya Der. Sayı: 33
16. Birdenbire – Vakit Gaz. 6 Aralık 1919
17. Efruz Bey: Hürriyete Layık Bir Kahraman – Vakit Gaz. 10 Aralık 1919
18. Çirkinliğin Esrarı – Vakit Gaz. 19 Aralık 1919
19. Horoz – Vakit Gaz. 22 Aralık 1919
20. Dünyanın Nizamı – Vakit Gaz. 27 Aralık 1919
21. Kaşağı – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
22. Bir Hayır – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
23. Forsa – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 1
24. Memlekete Mektup – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 2
25. Niçin Zengin Olmamış? – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 3
26. Beynamaz – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 4
27. Baharın Tesiri – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 7
28. Yalnız Efe: Anadolu Romanı – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 10/14
29. Herkesin İçtiği Su – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
30. Pireler – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
31. Acıklı Bir Hikaye – Zaman Gaz.
32. Tos – Zaman Gaz.
33. Yüksek Ökçeler – Zaman Gaz.
34. Perili Köşk – Zaman Gaz.
35. Mehmaemken – Zaman Gaz.
36. Zeytin Ekmek – Yeni Dünya Der. Sayı: 2
37. Havyar – Yeni Dünya Der. Sayı: 5
38. Yuf Borusu Seni Bekliyor – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)

1920:
1. Miras – Vakit Gaz. 3 Ocak 1920
2. Kurumuş Ağaçlar – Vakit Gaz. 17 Şubat 1920
3. Lokanta Esrarı – Haftalık Türk Dünyası Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 2
4. İffet – Diken Der.
5. Muayene – Diken Der.
6. Balkon – İkinci Kitap Der.
7. Kurbağa Duası – Vakit Gaz. 10 Aralık 1920
8. Şefkate İman – Vakit Gaz. 30 Aralık 1920

Diğerleri:
1. Asilzadeler (Asiller Kulübü) – Vakit Gaz. 1-10 Temmuz 1926
2. Bilgi Bucağı – Vakit Gaz. 19 Temmuz-1 Ağustos 1926
3. Açık Hava Mektebi – Resimli Ay Der. Sayı: 3-4, 1927
4. Ruzname (Balkan Savaşı Günlüğü) – Hayat Mecmuası, Sayı: 3-13, 1967

Yayın Yeri ve Tarihi Belli Olmayanlar:
1. Nezle
2. Kıskançlık
3. Gizli Mabed
4. Aşk ve Ayak Parmakları
5. Bir Vasiyetnâme
6. Uçurumun Kenarında
7. Tam Bir Görüş
8. Gurultu
9. Mahçupluk İmtihanı (Komedi Oyun, 1 perde)
10. Bir Çocuk: Aleko
11. Çirkin Bir Hakikat

Tamamlanamamış Öyküler ve Roman Parçaları:
(*) 1. Kazın Ayağı (Roman Parçası)
(*) 2. Foya (Roman Parçası)
(*) 3. Sultanlığın Sonu (Roman Parçası)
4. Kurt Hoca'nın Boynuzu (Müsvedde halinde kalmış öykü)
5. Akropol Hacısı
6. Beyaz Serçe
7. Tamah ve Namaz
8. Ararken

   5 ve 6: Bu öyküler, “Efruz Bey” romanının bir bölümü olarak tasarlanmıştır.
   (*) Bu öyküler ilk defa Ali Canip Yöntem'in “Ömer Seyfeddin Hayatı, Karakteri, Edebiyatı, İdeali ve Eserlerinden Numuneler (Remzi Kitabevi, İstanbul 1947)” adlı biyografik eserinde yayınlanmıştır.



*** Devamı var ***


7 Şubat 2014 Cuma

Tulpar Nasıl Doğdu?



- öykü -

   Zamanın bilinmeyen çağlarında, bilinmeyen bozkırların ötesinde bir kağan yaşardı. Bu kağanın adı Aktulga Kağan'dı. Gençti, yiğitti, güçlüydü... Boyuna ve dost boylara daima adaletle yaklaşırdı. Boyunun içinde tek bir fakir kalmamıştı. Halkına adaletle hükmetmiş; onlardan yardım elini esirgememişti. Bu yiğit kağan, düşmanlarına ise korku salmıştı. Kılıcının önünde kimse duramazdı. Tam beş evdeşi, on yedi çocuğu vardı. Soyu gündengüne artmış, çoğalmıştı. Artık ölse bile ardında bırakacağı eserleri vardı. Bu yüzden de hem mutlu hem gururluydu.

   Bu kağan, görenleri hayran bırakan atlara sahipti. Bu atların namı, engin bozkırın ötelerine kadar uzanmıştı. O kadar çok sayıda aygıra ve kısrağa sahipti ki sayısını o bile hatırlamıyordu. Tüm bu atlara ancak kırk seyis bakabiliyordu. Tüm seyislerin başında da Kalçabay adlı bir baş seyis vardı. Kalçabay, kağanın en sevdiği adamlarındandı. Onu daima kollar; adını sık sık anardı. Seyis Kalçabay da neredeyse yaşıt olduğu kağanına saygıda kusur etmez, tüm atlarına çocuğu gibi bakardı.

* * *

   Günlerden bir gün, göğün on altıncı katından dünyayı seyreden Ulu Bay-Ülgen'in gözüne bu şöhretli atlardan biri takıldı. Gökyüzünde, oturduğu altın tahtından şöyle bir doğruldu. Bu bembeyaz, sağlam yapılı, sağlam bacaklı, altın yeleli müthiş bir kısraktı. Bay-Ülgen, gözlerini bu güzel kısraktan alamıyordu. Adeta büyülenmişti. Bir an, insan kılığına bürünüp yeryüzüne inmeyi ve bu kısrağı almayı düşündü. Sonra, düşüncesinin kendisi gibi yüce bir toyuna yakışmadığına karar verdi. Hemen Gök-Tanrı'ya yakarmaya başladı:

   _ Yüce Gök-Tanrı! Göğü ve yeri zahmetsizce yaratan Ulu Tanrı! Varlığı ve yokluğu yaşayan başsız ve sonsuz Tanrı! Senden bir dileğim vardır. Beni duy, bana cevap ver!..

   Gök-Tanrı, Bay-Ülgen'in yakarışını duyunca, azametli ve yüceler yücesi sesiyle adeta gürledi:

   _ Ülgen! Göğün gökçe oğlu! Toyunların başbuğu!.. Ne istersin?
   _ Yüce Gök-Tanrı'm... Senden bir dileğim var. Yeryüzünde, yarattığın sonsuz, sınırsız güzellikteki varlıklara hayran kalmamak mümkün değil!.. Bu yüzden, yarattığın bir varlığa ben bile hayran kaldım. Ondan gözümü alamadım. Bu bir kısraktır. Bu güzel kısrağın benim olmasını dilerim. İznin var ise, bu ak kısrağı ulular katına çıkarayım, kendi bineğim yapayım...

   Gök-Tanrı, göksel ruhların başbuğu Bay-Ülgen'in dileğini kabul etti. Yalnız bir şartı vardı: Bay-Ülgen, insan kılığına bürünecek ve kısrağa sahip olabilmek için insanlar gibi çalışacaktı. Bay-Ülgen bunu hemen kabul etti. Gocunmayacağını, insanoğlu donuna bürünerek yere ineceğini ve orada rızkını kazanarak kısrağı satın alacağını söyledi. Böylece Bay-Ülgen, insan donuna bürünerek acuna indi.

* * *

   Başseyis Kalçabay, her zamanki gibi atların başında, diğer seyisleri denetliyordu. Gün yeni ağarmaya başlamıştı ve etraf henüz karanlıktı. Kalçabay tüm seyislere günlük emirlerini verip çadırına çekildi. Biraz kımız içip ekmek yiyerek karnını doyuracak, sonra da işlerine bakacaktı. Derken, çadırının tahta kapısına vuruldu. Kalçabay hiç istifini bozmadan: “Gir” dedi. İçeri, otuzlu yaşlarında, siyah uzun saçlı, esmer, yakışıklı bir adam girdi. Bu adamın boyu upuzun, omuzları geniş, göğsü kabarıktı. Kara bıyıkları ağzının içine kadar giriyor, çenesine doğru sarkıyordu. Gözleri de iki kara çakmak taşı gibiydi. Kalçabay adamı görünce biraz doğruldu, sordu:

   _ Selam er kişi. Kimsin?
   _ Selam Başseyis Kalçabay. Benim adım Gökçek. Senden iş istemeye geldim.

   Gökçek, kimi kimsesinin olmadığını, bozkırın bir ucundan ta buralara adil kağana hizmet etmek için geldiğini söyledi. Konuşması, duruşu, hali tavrı Kalçabay'a güven vermişti. Hem güçlü kuvvetli de bir yiğitti. Kalçabay'ın tam da ağır işler için aradığı adamdı. Kısa bir sorgudan sonra onu işe kabul etti: “Madem bu kadar çalışmak istersin, sana ne iş buyurursam yapacaksın. Şikayet etmeyeceksin. Benim çadırımda kalırsın. Hem bana da yardımcı olursun, yarenlik edersin” dedi. Gökçek, buna çok sevinerek teşekkür etti. Artık Başseyis Kalçabay'ın yardımcısı olmuştu.

   Kalçabay, o günden sonra Gökçek'i hiç yanından ayırmadı. Ona, atlarla ilgili bildiği her şeyi öğretti. At tımarlamayı, koşum takımlarının bakımını, nal çakmayı öğretti. Bu yiğit adeta atlarla konuşuyor, onların dilinden anlıyordu. Atları kaşağıyla tararken hiç yabancılık çekmemişti. Ata binmeyi zaten biliyordu. Nal çakmasını ve toynaklara bakım yapmayı ise hiç zorlanmadan öğrenmişti. Bu Gökçek, sanki atlar için yaratılmış bir altın seyisti. Bu durum, başseyisi keyiflendiriyordu. Hatta ona, kendisini kağanla tanıştıracağını; onu kağanın seyislerinden yapacağını söylemişti. Gökçek ise bunun karşısında büyük bir tepki vermemiş, yalnızca peki diyerek kabul etmişti. Gerçekten de ilginç bir erdi. Atlardan başka şey gözünde yoktu.

   Yalnız, Kalçabay'ın dikkatini epeydir bir şey çekiyordu: Gökçek, atların içinde özellikle bir kısrağa daha çok önem veriyordu. Bu beyaz kısrak, kağanın gözdelerindendi. Saf kan, müthiş bir attı. Adı da Alkım'dı. Gökçek, bu kısrağın tımarıyla daha bir özenle ilgileniyordu. Hatta diğer seyisleri yanına bırakmıyor; onun her işini kendi görüyordu. Ne de olsa bu er, atlardan anlıyordu. Tabi ki kağanın gözdesi olan bu güzel kısrağı, diğerlerinden daha çok sevmesi normaldi. Kalçabay ise bu durumun üstüne fazla düşmedi. Sonradan tamamen unuttu gitti.

* * *

   Gökçek'in, Kalçabay'ın yanında işe girdiği günün üstünden neredeyse bir yıl geçmişti. Gökçek, artık bir seyisti. Başseyis Kalçabay'dan sonra ikinci konumdaydı. Diğer seyislere emirler veriyor, etrafta düzeni o sağlıyordu. Kalçabay'ın omzundaki yükü epey hafifletmişti. Bunlar olurken bir gün, kağanın buraya uğrayacağı ve Kalçabay'ı ziyaret edeceği haberi geldi. Tabi Kalçabay çok heyecanlanmıştı. Çok sevdiği ve saydığı kağanına, yeni doğan sağlıklı tayları gösterecekti. Ayrıca, kağanın gözdesi Alkım'a gözü gibi bakan yeni seyisi de takdim edecekti.

   Haberin ertesi günü gerçekten de kağan geldi. Yanında tiginleri, tarkanları, beyleri de vardı. Hepsi güçlü atlara binmiş, zırhlarını kuşanmışlardı. Kalçabay, kağanını sevinçle karşıladı. Kağan da başseyisi gördüğüne çok sevinmişti. Çevredeki beylere aldırmadan kucaklaştılar. Kağan, teklifsizce sordu:

   _ E, Kalçabay, ne zamandır görüşmüyoruz seninle?
   _ Kağanım, kuzeye yaptığınız son seferden beri görüşmedik. Yani tam bir yıl olmuş bugün.
   _ Tabi ya, geçen bahardan beri görüşmedik. Çok özledim seni... Seni de sohbetini de...
   _ Sağolun kağanım... Buyrun, otağınızı siz gelmeden kurdurdum. Geçin de rahatınıza bakın...

   Kağan, gülümseyerek otağına girdi. Ardından da tarkanları ve beyleri girdiler. Hep beraber kımız içip kızarmış kuzu etinden tattılar. Herkes neşeliydi. Özellikle de Aktulga Kağan... Onlar eğlenmelerine bakarken otağa Gökçek girdi. Kağan'ın önünde diz vurdu, saygıyla selam verdi. Başseyis Kalçabay hızla kalkarak kağana bu yeni seyisi tanıttı. Ondan, ahlakından, becerikliliğinden ve çalışkanlığından bahsetti. Kağan, duyduklarından çok memnun oldu ve Kalçabay ile yeni seyise sol yanında yer gösterdi. İkisi de saygıyla gösterilen yere oturdular.

   Kağan iyice neşelenmişti. İçtiği kımızların da etkisiyle gülüyor, eğleniyordu. Bir ara Gökçek, Kalçabay'ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Bunu kimse fark etmemişti ama Kalçabay biraz bozulur gibi olmuştu. Ekşi bir yüzle, fısıldayarak Gökçek'e cevap verdi. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Herkes içiyor, şakalaşıyor, eğleniyordu. Önce, yerinde kımıldandı. Boğazını temizledi. Konuşmakta tereddüt ediyordu. Gökçek'e baktı. O ise istifini bozmamış, öylece kendisini izliyordu. Eğilerek Gökçek'e bir şeyler daha söyledi. Sonra da hemen sağında oturan kağana dönerek:

   _ Yüce kağanım, sizden bir dileğimiz vardır. Dinleme iyiliğinde bulunur musunuz?

   Kağan, bu çok sevdiği seyisinin iki büklüm olmuş halini görünce şaşırdı. Omzuna elini koyarak, dostça bir sesle:

   _ Benim pek değerli seyisim, dostum... Her ne istersen söyle, asla çekinme...
   _ Ulu kağanım, aslında benim değil; yardımcım Gökçek'in bir dileği vardır.
   _ Öyleyse söylesin, o da çekinmesin.

   Şimdi herkes Seyis Gökçek'e dönmüştü. O ise gayet sakindi. Kağana yüzünü döndü, saygıyla konuşmaya başladı:

   _ Ulu, adaletli kağanım. Sizin adaletinizi, cömertliğinizi, yardım severliğinizi bilmeyen yoktur. Sizin yüce cömertliğinize sığınarak bir dileğim vardır. Bu dilek şudur: Sizden, gözdeniz olan kısrağınız Alkım'ı istiyorum. Onu bana bağışlarsanız, beni çok mutlu edersiniz.

   Bunu duyan herkes nefesini tutmuş, kağanın yüzüne bakıyordu. Kağanın ise keyfi kaçmış gibiydi. Ne de olsa bu kısrağı öz evladı gibi sever; onu akınlarda kullanmaz, üzerine binmeye dahi kıyamazdı. Bu güzel ak kısrağı vermeyi hiç mi hiç istemiyordu. Bu nedenle Gökçek'in isteğini reddetmeyi düşündü ama bu hareket onun adil ve cömert namına yakışmayacaktı. Yerinden biraz doğruldu ve keyifsiz bir ses tonuyla yanıt verdi:

   _ Seyis Gökçek... Demek benim ak gönlü, altın yeleli güzel kısrağımı istersin. Peki bunu hak etmek için ne yaparsın? Bana ne gibi bir hüner sunarsın?
   _ Ulu kağanım, siz ne derseniz yerine getiririm. Ne hüner dilerseniz gösteririm.
   _ Demek öyle... Kağan, elini çenesine koyup biraz düşündü. Sonra sakin bir ses tonuyla:
   _ Öyleyse bize Cirit oyunundaki marifetini göster bakalım. Bizim ilimizde, ciritte başarı gösteremeyen kişiye er demezler. At da vermezler, kız da...

   Gökçek, kağanın bu teklifini derhal kabul etti. Otağda bulunan beyler, tarkanlar, tiginler hep heyecanlanmıştı. Kağan, Başseyis Kalçabay'a takımları ve oyuncuları seçmesi için emir verdi. Hakem de o olacaktı. Kalçabay hızla yerinden kalktı. Kağanının emirlerini yerine getirmek için rüzgar hızıyla işe koyuldu.

   Kısa süre içinde herkes otağın önündeki geniş alanda toplanmıştı. Kalçabay, beşer kişiden oluşan iki takım seçmişti. İlk takımda Gökçek'le birlikte Alp-Erşek Tigin, Demir-Pura Tigin, Toktamış Alp ve Köktaluy Alp vardı. Bu takıma “Ak Bölük” adını verdiler. İkinci takımda ise Karabura Tarkan, Kotaz Tarkan, Altandız Alp, Er-Saltuk Bey ve Akbuka Bey vardı. Bu takıma da “Kızıl Bölük” adını uygun gördüler.

   İki takım da Kalçabay'ın komutuyla yerini almıştı. Kağan da dahil izleyen herkes heyecanlanmıştı. Çünkü Aktulga Kağan'ın iki tiginini ilk defa at üstünde göreceklerdi. Alp-Erşek Tigin ve Demir-Pura Tigin daha on beş ve on altı yaşlarındaydı. Fakat her ikisinde de heyecan belirtisi yoktu. Atlarının sırtında dimdik, heybetle duruyorlardı.

   Kalçabay, başlama komutunu verdi. İlk sırada Ak Bölük'ten Alp-Erşek Tigin ve karşısında Kızıl Bölük'ten Karabura Tarkan vardı. İkisi de aynı anda yerlerinden fırladılar; birbirlerine doğru doludizgin at sürmeye başladılar. Elindeki ciriti ilk savuran Tigin olmuştu. Cirit, rüzgar hızıyla Karabura Tarkan'ın omzunun üzerinden geçmişti. Şimdi sıra Karabura Tarkan'daydı ve ciritini hiç beklemeden savurmuştu. Onun ciriti ise hedefi vurarak attan düşürmüştü. Tigin, düştüğü yerden hemen doğrularak kalktı. Bir şeyi yoktu, sapasağlamdı. Sadece birkaç çizik almıştı o kadar. Böylece ilk vuruşmayı Kızıl Bölük kazanmıştı. Karabura Tarkan ise hızla yerine geçti. Şimdi sıra ikinci ciritçilerdeydi.

   Oyun devam ettikçe bir o bölük, bir bu bölük kazanıyordu. Durum, dördüncü atlıların hamleleriyle beraber eşitlenmişti. İki vuruşu Ak Bölük, iki vuruşu Kızıl Bölük kazanmıştı. Sonuç, son iki atlının vuruşmasına kalıyordu. Bunlar, Gökçek ile Akbuka Bey'di.

   Kağan iyice keyiflenmiş, yerinde duramaz olmuştu. İki oğlu da attan düşmüş, küçük yaralar almıştı. Ama o bunu dert etmiyor; şimdi yalnız oyunu takip ediyordu. Onunla birlikte alanın çevresinde toplanan bütün beyler de heyecanla son vuruşu bekliyorlardı.

   Sonunda Kalçabay komutunu verdi. İki atlı da rüzgar gibi yerinden fırladı. Atları sanki kanatlanmışçasına birbirine doğru geliyordu. Gökçek, ciritini elinde evirdi çevirdi. Nişanını aldı ve nefesini tutarak ciriti savurdu. Cirit, tam da Akbuka Bey'in göğsüne isabet etti. Akbuka Bey, atından savrularak toprağa çakıldı. Önce sersemleyerek hareket edemedi ama biraz sonra kendine geldi. Giydiği zırh derin bir yara almasını engellemişti. Sadece biraz berelenmişti o kadar... Gökçek, atından hızla inerek yerdeki rakibinin yanına koştu; ona omuz vererek kalkmasına yardım etti. Akbuka Bey de gülümseyerek yiğidin elini tuttu, sıktı:

   _ Yamanmışsın be yiğit, yaman... Bunu duyan herkes, bağırarak tezahürat etmeye, alkışlamaya başlamıştı:

   _ Yaman yiğitsin Gökçek!.. Yaman ersin Gökçek!..

   Gökçek'in başarılı hamlesi sayesinde oyunu Ak Bölük kazanmıştı. Alana girenler, Gökçek'i omuzlarına alarak kağanın yanına kadar taşıdılar. Gökçek, kağanın yanına gelince saygıyla eğilip diz vurdu. Diğer ciritçiler de kağanın yanına gelip diz vurdular, selam verdiler. Kağan ise Gökçek'e yaklaşarak hayranlıkla konuşmaya başladı:

   _ Gökçek, ne yaman, ne zorlu ermişsin sen... Atın sırtına ne de güzel yakışıyorsun. Sanki Yüce Tanrı seni at ile birlikte yaratmış... Kutlarım seni oğlum. Al benim ak kısrağımı, senindir artık. Ona ancak sen layık olabilirsin, anladım...

   Böylece Aktulga Kağan, güzel Alkım'ı Gökçek'e verdi. Gökçek de saygı ve minnetle kağanı selamladı. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Şimdi yüzü değişmiş, ciddileşmişti. Doğrudan kağanın gözlerine bakarak konuşmaya başlamıştı:

   _ Ey yüce kağan, ey adaletli kağan!.. Alkım'ı vererek beni çok mutlu ettin. Artık anladım ki sen gerçekten adaletli, hak sever, cömert bir kağanmışsın. Bu doğruluğuna, erliğine karşı ben de altta kalmak istemem. Bu yüzden sana sırrımı açıklayacağım.

   Bunları söyledikten sonra ustası Kalçabay'a döndü. Onun da gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:

   _ Sevgili ustam Kalçabay. Bana iş verdin, yardım ettin. Bana güvendin. Kağanının önünde beni kırmadın. Yüzünü ağartıp dileğimi geri çevirmedin. Bana ağabey gibi davrandın, sağolasın, varolasın... Bu sırrımı bilmeye senin de hakkın var. Şimdi sen de duy... Hatta burada bulunan herkes duysun...

   Bunları söyledikten sonra sustu. Kağan ve Kalçabay başta olmak üzere, alanda toplanan herkes bu sırrı merak etmişti. Şimdi hepsi Gökçek'e bakıyor, ağzından çıkacak sözleri duymayı bekliyordu. Gökçek en sonunda konuşmaya başladı:

   _ Ey yüce kağan, ey ustam Kalçabay, ey toplanan insanlar!.. Bilin ki ben sizler gibi kişioğlundan biri değilim. Ben, Ulu Gök-Tanrı'nın Baş Toyun'u Ülgen'im... Gökten aranıza indim. Kişioğlu donuna büründüm, içinize karıştım. Niyetim, güzel Alkım'a sahip olmaktı. Bunu da Yüce Tanrı'nın arzusuyla bu şekilde gerçekleştirdim.

   Bu sözleri duyanlar kulaklarına inanamıyordu. Herkesin ağzı bir karış açık kalmıştı. Alandakiler, Gökçek'in deli olduğunu düşünmeye bile başlamışlardı. Belki de onlara şaka ediyordu. Ama kağanın önünde, kimse böyle bir şeye cüret edemezdi. Kimseden ses çıkmayınca söze kağan başladı:

   _ Gökçek... Bizimle alay mı edersin? Yoksa aklını mı yitirdin?
   _ Hayır yüce kağan... Dediklerim doğrudur. Şimdi size kanıtlayacağım.

   Bunları söyleyen Gökçek, kollarını göğe kaldırdı. Birkaç saniye öylece durdu ve sonra sağır edici bir sesle haykırdı:

   _ Ey bulutlar!.. Yollayın kutsal şimşeklerinizi yeryüzüne... Yollayın kutsal yıldırımlarınızı ak Alkım'ın üstüne... Ona göksel güçleri bahşedin, size emrediyorum!..

   Gökçek böyle haykırınca, mavi gökte kara bulutlar toplanmaya başladı. Ortalık bir anda karardı. Sonra birden şimşekler çaktı, gökyüzü karıştı. Kağan da dahil herkes ürkmüştü ama kimse olduğu yerden kımıldayamadı. Kara bulutlar göğü sarmıştı. Aniden kalın ve parlak bir yıldırım, az ötede bulunan Alkım'ın tepesine düştü. Yıldırımla beraber ortalık kör edici bir ışıkla kaplandı. Herkes telaşla gözlerini kapadı; kimi de korkuyla yere çömeldi... Bu müthiş manzara birkaç saniye kadar sürdü. Kimse gözünü açmaya cesaret edemiyordu. Gökçek, daha doğrusu Bay-Ülgen, artık buyurgan bir sesle konuşmaya başlamıştı:

   _ Açın gözlerinizi, korkmayın...

   Alanda bulunan herkes teker teker gözünü açmaya başladı. Yıldırımın düştüğü yere baktı. Görenler, hayret içinde gözlerine inanamıyordu. Kimisi gözünü açıp kapıyor, kimisi yanındakine soruyordu. Şimdi tam karşılarında, yıldırımın düştüğü yerde; bembeyaz kanatlarıyla Alkım duruyordu. Yıldırım ona zarar vermemiş; hatta ona bir çift güzel kanat bahşetmişti. Dev kanatlarını sallıyor, daha önce hiç duyulmamış şekilde kişniyordu. Gözleri sapsarı, burun delikleri de kocaman olmuştu. Adeta korkunç bir hal almıştı. Yine de bu haliyle büyüleyiciydi.

   Gerçeği açıklayan Bay-Ülgen, buyurgan sesiyle yine konuşmaya başladı:

   _ Kişioğulları, ben Alkım'ı da alıp gökteki tahtıma çekiliyorum. Hepinizin bahtı açık olsun.

   Bunları söyledikten sonra Alkım'a yaklaştı, başını okşadı. Hiç zorlanmadan bu vahşi görünüşlü kısrağın sırtına bindi. Kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra gür sesiyle haykırdı: “Haydi Alkım! Göğe yüksel!.. Senin yurdun bundan böyle bulutlardır!..” Alkım bunu duyunca şaha kalktı. Burun deliklerinden dumanlar çıkarmaya başladı. Kanatlarına alışıyormuş gibi onları bir iki kez çırptı. Sonra tereddüt etmeden kanatlarını vurdu, vurdu... İşte, şimdi havalanmıştı. Gökyüzünde, ak güvercinler gibi süzülüyordu. O kadar büyüleyici bir manzaraydı ki alanda toplananlar taş kesilmişlerdi. Kimse yerinden kımıldamıyor, çıt bile çıkaramıyordu. Alkım ve sırtındaki Bay-Ülgen bulutlar arasında kaybolana dek onları izlediler.

* * *

   Bu olağanüstü olay dilden dile yayılmış, kısa sürede bozkırı sarmıştı. Herkes Alkım'ın kanatlanışını ve Ülgen'in yeryüzüne inişini birbirine anlatıyordu. Lakin yüzyıllar içinde bu olayın aslı unutuldu ve efsane olarak halkın dilinde yaşamaya başladı. İnsanlar bu kanatlı, efsanevi ata “Tulpar” adını verdiler. Onu pek çok destana ve masala konu ettiler. Böylece asırlar boyunca Tulpar'ın meydana çıkışı dilden dile anlatılıp durdu.






*   Toyun: Göksel ruhların adlarının sonuna getirilen unvan, Sagan, Ulan: Ülgen Toyun, Umay Toyun, Ayzıt Toyun gibi...



5 Şubat 2014 Çarşamba

mürekkep imparatorluk



   Yazmak; size verilmeyen dünyayı, kağıt üstünde baştan yaratmaktır. Ben, daima yazmayı okumaktan daha çok sevmişimdir. Ömer Seyfettin diyor ki:
   “Okumanın şehvetini benim kadar duyan yoktur sanırım. (...) Fakat yazmak? İşte bu güçtür. Ben yazarken çok ıstırap çekerim. Sinirlerim bozulur, sağ ayağım buz kesilir, ağzım kurur. Okurken neşelenirim. Hafif bir hararet her tarafımı kaplar.”

   Büyük yazar, belli ki okurken bambaşka alemlere dalıyordu. Bence, başkalarının yazdıklarını okumak – ne kadar usta bir yazar olursa olsun – o kişinin dünyasında yaşamaktır. Bu dünyada kuralları o kişi koyar. Varlığı ve yokluğu, başlangıcı ve bitişi o belirler. Bu dünyada Tanrı adeta odur. Lakin yazarken, yarattığım dünyanın Tanrısı da kulu da insanı da benimdir. Orada yalnız benim kurallarım geçer. Orada, hep benim dediklerim doğru ve geçerlidir. Kahraman da benimdir, anlatan da... İşte, belki de bu yüzden yazmayı daha çok seviyorum.

   Belki de yazmak, bir tür ahkam kesmektir. Okurken, ne de olsa yazarın çizdiği yoldan ayrılamayız. Daima yeni şeyleri kafamıza sokmaya ve anlamaya çabalarız. Yazarken ise tam tersidir: Öğretmenizdir, hatibizdir, şairizdir... Kendi inşa ettiğimiz binanın içinde, rahatça oturur anlatırız. Böylece kendimizi daha rahatlamış hissederiz.

   Sait Faik: “Yazmasaydım çıldıracaktım” diyor ya... Belki de içimizde birikenleri boşaltmazsak, gerçekten çıldırırız. Dedikodu dinleyen ya da bir sırra kulak misafiri olan birisi, bunu başkalarına anlatma isteği duymaz mı? İşte okudukça, belleğimize doluşan bu yeni harfleri, kelimeleri, cümleleri ve en sonunda dünyaları; bir şekilde başkalarına aktarmalıyız... Aktarmazsak, haddinden fazla şişen bir balon gibi patlayıveririz...

   Sebebi ne olursa olsun, ben yazmayı okumaktan daha çok seviyorum. Şunu da biliyorum ki, okumadan yazabilme kabiliyetine erişebilmek de mümkün değil...