VBB

15 Mart 2014 Cumartesi

bozkırın çocukları




   Güneş her sabah kişioğullarını selamlıyor. Diyor ki: “Ey Tanrı'nın kulları! Uyanın ve Yüce Yaratıcı'ya dua edin!..”
   Şaman, güneşin ilk ışıklarını selamlıyor. Yeni doğan günü kutluluyor. Elindeki çamçağı göğe doğru kaldırıp duasını okuduktan sonra tek hamlede kafasına dikiyor, içiyor. Gökte bulutlar açılıyor, sisler dağılıyor. Mavi gök, yüzünü büyük bozkıra cömertçe gösteriyor. Güneş sımsıcak gülümsüyor.

   Sabah yeli, yükseklerdeki çamların dallarını okşuyor. Çamlar aheste aheste sallanıyor. Dallardaki kozalaklar birbirlerine çarparak “tıkır tıkır” sesler çıkarıyorlar. Arada bir iki tane kozalak yere düşüyor, toprakta “tok” diye ses çıkarıyor. Ağaçkakanlar uykudan uyanmış, işbaşı yapmışlar. Etraf “takır tukur” gaga sesleriyle yankılanıyor.

   Rüzgar hafifçe, düzlükteki çimenlere ve bodur otlara dokunuyor. Otlar hep birden boyun eğiyorlar. Rüzgar bütün bozkıra sesleniyor: “Haydi, uyan bozkır uyan!.. Kalk, silkin bozkır...” Bozkır silkiniyor, uyanıp kendine geliyor.

   Şaman, sabah yelini selamlıyor. Tam karşısında heybetle duran Altay Dağları'nın doruklarını selamlıyor. Doruklar bembeyaz karlar içinde: Şaman'ın uzun, seyrek sakalıyla aynı renkte. Altaylar'ın eteklerinde yemyeşil çam ormanları... Çamlarda kozalaklar. Ormanda ağaçkakanlar, geyikler, ayılar, kurtlar... Hepsi yeni doğan sabahla birlikte uyanıyor.


* * *


   Şaman, gökteki yerinden, Gök-Tanrı'nın yanından yeryüzüne indirildiği günden beri yalnız yaşıyordu. Aradan yıllar, mevsimler geçmişti. Yalnızlıktan sıkılan Şaman kuşlarla konuşmuş, geyiklerle konuşmuş, kurtlarla konuşmuştu... Hepsinin dilini çözmüştü. Hepsiyle konuşuyor, anlaşıyordu. Buna rağmen yalnızlığını dindirememişti. Artık canına tak etmiş, Tanrı'ya yalvarmış yakarmıştı: “Bana kendi cinsimden, kendi şeklimden bir kişioğlu gönder Tanrım!..” Günlerce, haftalarca, aylarca yakarmış durmuştu.

   İşte o gün; uyanıp da her sabah olduğu gibi göğü ve doğayı selamladığı gün, Tanrı yakarışlarına cevap verdi. Şaman, dağların ötesinden, daha önce hiç duymadığı bir uğultu işitti. Uğultu, esen rüzgarla geldi, Şaman'ın kulaklarına doldu. Şaman, bunu duyunca korkarak yerinden doğruldu. Yüzünü endişeyle Altaylar'a çevirdi. Uğultu gitgide yükseldi, gürültü haline geldi. Şaman'ın korkusu bir kat daha arttı. Olduğu yerde duramadı, koştu çadırına girdi. Çadırın, kızılçam ağacından kendi eliyle oyduğu kapısını sımsıkı kapattı. Köşeye geçip öylece büzüldü kaldı. Şimdi tir tir titriyor, dişleri takırdıyor, dizleri zangırdıyordu.

   Dışarıda yükselen gürültü ta çadırın önüne kadar gelmişti. Sanki dışarıda bir şeyler onu arıyor, hızla bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Şaman, birkaç dakika öylece yerinden kımıldayamadı. Sonunda cesaretini topladı, ayağa kalktı. Yavaş yavaş kapıya yanaştı. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Elleri de titriyordu. Çadırın kapısını hafiften araladı, dışarıya kulak kabarttı. Gürültü kesilmişti. Gücünü topladı, kapıyı sonuna kadar açıp dışarı çıktı. Kapının beş on adım ötesinde, güzeller güzeli bir maral duruyordu. Maral o kadar sevimliydi ki Şaman deminki telaşını unutup ona gülümsedi. Sanki maral da ona bakıp gülümsüyordu. Şaman, marala yaklaştı, elini uzattı; bu güzelim hayvanın başını okşadı. Maral hiç korkmadı, kaçmadı. Sadece başını uzattı, o güzel badem gözleriyle Şaman'ı süzdü.

   Şaman ile maral birkaç saniye öylece bakıştılar. Maral ansızın, Şaman'ın çadırına dalıverdi. Şaman ise buna çok şaşırdı, olduğu yerde kalakaldı. Neden sonra kendini topladı, kapıya yöneldi. Daha içeri adımını atamadan kapı eşiğinde donakaldı. İçeride, köşedeki ayı postunun üstüne oturmuş dünyalar güzeli bir kız vardı. Kız, beline kadar uzayan simsiyah saçlarıyla, çekik gözleriyle, ay gibi bembeyaz teniyle zavallı Şaman'ın o anda aklını başından almıştı. Zavallı Şaman adeta olduğu yere mıhlandı, içeriye adım atamadı. Kıza bakıyor, bakıyor ama ağzından tek kelime çıkmıyordu. Sonra silkindi, kendine geldi. Düşündü: Evet, Gök-Tanrı yakarışlarını duymuş, ona bir eş göndermişti. Bu, Yüce Tanrı'nın ona bir armağanıydı. Şaman şimdi mutluluktan neredeyse ağlayacaktı. Yavaşça çadırdan içeri girdi. Gitti kızın yanına oturdu. Yüzüne baktı, baktı... Bu güzel, bembeyaz yüze bakmaya doyamıyordu. Bütün cesaretini toplayıp sordu:
   _ Adın ne senin?
   Kız cevap veremedi. Sanki konuşmayı bilmiyordu. Sadece, gülümseyerek Şaman'ın gözlerinin içine bakmakla yetindi. Şaman, güzel kızın elinden tuttu, alnından öptü. Dedi ki:
   _ Sen, bana göğün armağanısın. Bana Tanrı katından geldin. Hoş geldin göğün kızı... Sen çok güzelsin. Güneş gibi parlak, dolunay gibi beyazsın. Senin adın ne ola ki? Sonra kendi kendine düşündü, karar verdi: Evet, buldum... Senin adın “Gündoğdu” olsun. Nasıl, adını beğendin mi?
   Kız bir şey diyemedi. Sadece Şaman'ın yüzüne bakarak gülümsüyordu. Şaman da ona bakmaya doyamıyordu. Öylece bakıştılar, bakıştılar...


* * *


   Şaman ile Gündoğdu, geceyi çadırda koyun koyuna geçirdi. Yıldızlar onlar için sevindi, ay onlar için dua etti. Sabah, dağların dorukları aydınlanmaya başlayınca Şaman, güneşi selamlamak için uyandı, hazırlandı. Hala mışıl mışıl uyuyan Gündoğdu'yu da uyandırdı:
   _ Haydi Gündoğdu, uyan. Yeni doğan günle birlikte Yüce Tanrı'yı selamlayalım. Yeni doğan bu günü kutlulayalım.
   Birlikte çadırdan çıktılar. Dağlar ardından yeni doğmaya başlayan güneşi selamladılar. Şaman:
   _ Bak Gündoğdu, bu doruklar ulu Altay Dağları'dır. Koruyucu Altay Han bizi oradan izler, bizi gözetir, dedi. Gündoğdu şimdi onu pürdikkat dinliyordu. Şaman, eliyle gökyüzünü göstererek:
   _ Yüce Gök-Tanrı, göklerin en üst katından, yarattığı her şeyi yönetir. Göğün diğer katlarında Ülgen Ata'mız, Umay Ana'mız otururlar. Onlar da yeryüzündeki her şeyi korur ve gözetirler.
   Şaman bunları söyledikten sonra ellerini göğe kaldırdı. Gündoğdu da ellerini aynı Şaman gibi göğe kaldırdı. Onu taklit ederek Gök-Tanrı'ya dua etti. İkisi, aynı çamçaktan acı kımız içtiler, Tanrı'ya tekrar tekrar şükrettiler.

   Güneş dağları aştı, tüm bozkırı aydınlattı. Ormanlar, ağaçlar uyandı. Kurtlar, kuşlar uyandı. Sular, nehirler, göller uyandı. Yer ve gök, doğan bu yeni güne artık hazırdı.

   Şaman ve Gündoğdu, ölünceye dek birlikte yaşadılar. Yıllar içinde iki tane oğulları oldu. İlk oğullarının adını “Temirkutluk”; ikinci oğullarının adını “Kızılkutluk” koydular. Bu oğullar büyüyüp yaşları erişince, göğün kızlarıyla evlendiler. Onların da bir düzine çocuğu oldu. Bu yeni türeyen kişioğlu nesline Bay-Ülgen şahitlik etti; Umay-Ana da kefil oldu.

   
   Altay Dağları'nın eteklerinde, yüksek bozkırlarda yaratılan bu insan soyuna bütün yabani atlar boyun eğdi. Kendilerini binek olarak onların hizmetine sundu. Gökteki kuşlar onlara av oldu. Kurtlar onlara rehberlik etti. Yüceler Yücesi Gök-Tanrı'nın emriyle dağlar, taşlar, ırmaklar, denizler hep dümdüz yol oldu; onlara geçit oldu. Bu kutlu nesil bütün acuna yayıldı, ulu çınarlar gibi kök saldı. Böylece bütün yeryüzüne hükmetti. Gök-Tanrı bu kutlu nesli bengi kılsın...


1 Mart 2014 Cumartesi

Ömer Seyfettin Öyküleri Hakkında Bir İnceleme - 2

*** 1. Bölümün devamıdır ***


Gazete ve Dergilerdeki Öykü Sayıları:

Yeni Mecmua: 33
Vakit: 15
Zaman: 12
Diken: 11
Genç Kalemler: 7
Büyük Mecmua: 6
Piyano: 6
İfham: 5
Türk Yurdu: 3
Yeni Dünya: 3
Türk Sözü: 2
Şair Mecmuası: 2
Zeka Mecmuası: 2
Sabah: 1
İrtika: 1
Aşiyan: 1
Tenkit Mecmuası: 1
Bağçe: 1
Teşvik: 1
Musavver Eşref: 1
Düşünüyorum: 1
Safahat: 1
Tanin: 1
Donanma Mecmuası: 1
Türk Kadını Mecmuası: 1
Tercüman-ı Hakikat: 1
Haftalık Türk Yurdu Mecmuası: 1
İkinci Kitap Mecmuası: 1
Serbest İzmir Mecmuası: 1

   * Ömer Seyfettin'in elde bulunan bütün öykülerinin toplam sayısı (müsveddeler ve yarım kalmış öyküler hariç): 140

Öykülerinde, Şiirlerinde ve Yazılarında Kullandığı Takma Adlar:

Ö. Seyfeddin
F. Nezihi
Feridun
Perviz
Ö. S.
Camasb
Şit
Ayas
Tarhan
Enver Perviz
M. Enver
A. H. Perviz
C. Nazmi
Ç. Kemal
Süheyl Feridun


* * * * * 


KAYNAKLAR:

* Tahir Alangu – Ömer Seyfeddin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May Yayınları, İstanbul, 1968
* Doç. Dr. Nazım Polat – Külliyatına Girmemiş Yazılarıyla Ömer Seyfettin, Arma Yayınları,
   İstanbul, 1998
* Dr. Müjgan Cunbur – “Ömer Seyfettin'in Hayatı ve Eserleri” / Doğumunun 100. Yılında
   Ömer Seyfettin, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1992
* Zeytin Ekmek (Bütün Eserlerinden Seçmeler) – Haz: Yaşar Arısan, Cümle Yayınları, Eylül, 2001
* Üç Nasihat (Bütün Eserlerinden Seçmeler) – Haz: Yaşar Arısan, Cümle Yayınları, Eylül, 2001
* Harem (Eserlerinden Seçmeler) – Haz: Erhan Demirutku, Akran Yayınları, 1988
* Ömer Seyfettin Bütün Eserleri – Cilt 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, Bilgi Yayınevi, 13. Basım,
   Ankara, Mart 2011



Ömer Seyfettin Öyküleri Hakkında Bir İnceleme - 1

SÖZ BAŞI

   Ömer Seyfettin deyince aklımıza önce “Kaşağı” öyküsü gelir. Hepimiz çocukken en azından “Kaşağı”yı, “Başını Vermeyen Şehit”i, “Pembe İncili Kaftan”ı okumuşuzdur. Bu öyküler, çocukluk dünyamızda bizi ne kadar etkiledi; bize ne kadar seslenebildi bilmem ama olgunluk çağındaki bir insanın da bu öyküleri okumasının çok önemli olduğunu düşünmekteyim.

   Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünün modern anlamdaki babasıdır dersem abartmış olmam. Çünkü o, yüzyıllarca süregelen Leyla-Mecnun, Aslı-Kerem, Ferhat-Şirin gibi aşk öykülerini aşmamızı ve çok çeşitli konulara da eğilebilmemizi sağlamıştır. Az sayıda kalmış kahramanlık, yiğitlik anlatılarından beslenmiş; öykülerine mizahi unsurları da yerleştirmiştir. Ömer Seyfettin bizi; yani yaşayan, nefes alan hayatı kağıda aktarmayı başarmıştır. Hikmet Dizdaroğlu onun için der ki: “Dili, deyişi, konuları Türk olan hikayeyi Ömer Seyfettin'e borçluyuz. Onun hikayelerinde kendimizi buluruz.”

   Ömer Seyfettin, aslında ne hikayeci ne de yazar olmak istemiştir. Onun gönlünde “tarihçi” olmak vardır. Günlüğünün bir yerinde şöyle yazmıştır: “Tarihçi olmak arzusunun dışında bir hikayeci oldum.” Askerlik mesleğini seçmiş, Balkan Cephesi'nde savaşmıştır. Askerlik ve savaş anılarını; “İrtica Haberi”, “Hürriyet Bayrakları”, “Nakarat”, “Ruzname” gibi öykülerinde hikayeleştirmiştir. Aslında pek çok öyküsünde direk olarak hayattan alınma sahneler mevcuttur. Çocukluk anılarına dair yazdığı öykülere ise; “Kaşağı”, “İlk Namaz”, “İlk Cinayet”, “And” gibi öykülerini örnek verebiliriz.

   Ömer Seyfettin, özellikle 1917 yılından sonra yazı hayatında parlak dönemini yaşamıştır. En çok öyküyü 1918-1919 yıllarında yazmış ve yayınlatmıştır. Dostlarına: “Çorak edebiyatımız şenlensin” diyerek devamlı yazmaya azmetmiş ve öykülerinde pek çok toplumsal eleştiri yapmıştır. “Efruz Bey” öyküsü, onun başyapıtı sayılabilir. Burada tek bir şahsı değil; dönemindeki tüm dalkavukları, kolay yoldan kahramanlık taslayanları konu edinmiştir. “Ashab-ı Kehfimiz” öyküsü ise, Türk insanının bugün bile adeta ders olarak okuması gereken bir öyküdür.

   Büyük öykücünün, bugüne kadar ortaya çıkarılan ve bu araştırmama konu olan öykülerinin sayısı 148'dir. Bu öykülerin 8 tanesi yarım kalmış roman taslakları ya da küçük öykülerdir. Yazar, yaşarken “Ashab-ı Kehfimiz” (1918), “Harem” (1918) ve “Efruz Bey” (1919) kitapları haricinde başka öykü kitabı yayınlamamıştır. Geri kalanlarının tümü de dönemin mecmualarında ve gazetelerinde yayınlanmıştır.

   Son olarak sözü büyük öykücümüz Ömer Seyfettin'e bırakalım: “Madem ki Türk'üz; o halde bir Türk gibi görür, bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız.”

* * * * *

ÖMER SEYFETTİN ÖYKÜLERİNİN TARİHSEL DÖKÜMÜ:

1902:
1. Tenezzüh (İhtiyarın Tenezzühü) – Sabah Gaz. No: 4469, 13 Nisan 1902 (imzasız)
2. Kır Sineği – İrtika Der. Sayı: 38, Ekim 1902 (Ö. Seyfeddin imzasıyla)

1904:
1. Hediye – İrtika Der. Cilt: 5, 12 Şubat 1904 (F. Nezihi imzasıyla)

1908:
1. İki Mebus – Aşiyan Der. Cilt: 2, Sayı: 14, 4 Ocak 1908
2. At – Tenkit Der. Sayı: 1, 22 Mart 1908
3. Ay Sonunda – Serbest İzmir Mecmuası, Sayı: 5 (Feridun imzasıyla)

1909:
1. Elma – Bağçe Der. Cilt: 2, Sayı: 43, 16 Haziran 1909 (Perviz imzasıyla)
2. Busenin İptidai Şekli – Teşvik Der. Sayı: 2, 10 Temmuz 1909
3. İlk Namaz – Musavver Eşref Der. Sayı: 1/27, 4 Eylül 1909

1910:
1. Beşeriyet ve Köpek – Piyano Der. Sayı: 6/7, 13-20 Eylül 1910
2. Kumrular – Piyano Der. Sayı: 10, 23 Ekim 1910
3. Yeni Bir Hediye – Piyano Der. Sayı: 11, 25 Ekim 1910
4. Apandisit – Piyano Der. Sayı: 11, 25 Ekim 1910
5. Tavuklar – Piyano Der. Sayı: 16, 1 Kasım 1910
6. Tuğra – Piyano Der. Sayı: 17, 10 Kasım 1910
7. Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür – Düşünüyorum Der. Sayı: 20, 20 Aralık 1910

1911:
1. İrtica Haberi – Genç Kalemler, Cilt: 2, Sayı: 6 (Perviz imzasıyla)
2. Bomba – Genç Kalemler, Cilt: 2, Sayı: 9
3. Bahar ve Kelebekler – Genç Kalemler, Cilt: 2, Sayı: 26
4. Primo: Türk Çocuğu – Genç Kalemler, Cilt: 3, Sayı: 13
5. Pamuk İpliği – Genç Kalemler, Cilt: 11, Sayı: 4

1912:
1. And – Genç Kalemler, Cilt: 3, Sayı: 11
2. Aşk Dalgası – Genç Kalemler, Cilt: 3, Sayı: 24/25

1913:
1. Kolleksiyon – Zeka Der. Sayı: 19
2. Piç – Türk Yurdu Der. Cilt: 4, Sayı: 22
3. Hürriyet Bayrakları – Türk Yurdu Der. Cilt: 5, Sayı: 56
4. Mehdi – Türk Yurdu Der. Cilt: 5, Sayı: 60

1914:
1. Şimeler – Zeka Der. Cilt: 2, Sayı: 27
2. Gayet Büyük Bir Adam – Safahat Der. Cilt: 2, Sayı: 2
3. Primo: Türk Çocuğu I / Nasıl Doğdu? – Türk Sözü Der. Cilt: 1, Sayı: 5
4. Primo: Türk Çocuğu II / Nasıl Öldü? – Türk Sözü Der. Cilt: 1, Sayı: 6, 7, 8, 9, 11, 16
5. Boykotaj Düşmanı – Tanin Gaz. 17 Mayıs 1914
6. Beyaz Lale – Donanma Mecmuası, 14 Temmuz-25 Eylül 1914

   * 1915 – 1916 yılları arasında hiç öykü yayınlamamış... 

1917:
1. Sivrisinek – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 1
2. Falaka – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 2
3. Hürriyet Gecesi – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 4
4. Eleğimsağma – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 5
5. Çanakkale'den Sonra – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 6
6. Ferman – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 7
7. Üç Nasihat – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 8
8. Kaç Yerinden? – Yeni Mecmua, Cilt:1, Sayı: 9
9. Kütük – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 12
10. Vire – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 14
11. Teselli – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 15
12. Binecek Şey – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 16
13. Pembe İncili Kaftan – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 17
14. Mermer Tezgah – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 19
15. Başını Vermeyen Şehit – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 20
16. Kızılelma Neresi? – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 21
17. Büyücü – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 22
18. Teketek – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 23
19. Topuz – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 25
20. Fon Sadriştayn'ın Karısı – Yeni Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 26
21. Çakmak – Vakit Gaz. 15 Kasım 1917

1918:
1. Diyet – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 27
2. Düşünme Zamanı – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 28
3. Muhteri – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 29
4. Fon Sadriştayn'ın Oğlu – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 30
5. Cesaret – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 31
6. Külah – Vakit Gaz. 25 Ocak 1918
7. Yemin – Şair Der. Cilt: 1, Sayı: 1
8. Türkçe Reçete – Zaman Gaz.
9. Müjde – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 36
10. Hafiften Bir Sada – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 38
11. Dama Taşları – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 39
12. Kesik Bıyık – Diken Der. Cilt: 2, Sayı: 26
13. Yalnız Efe – Yeni Mecmua, Cilt: 2, Sayı: 41
14. Terakki – Yeni Mecmua, Cilt: 3, Sayı: 37
15. Velinimet – Vakit Gaz. 3 Nisan 1918
16. Nadan – Vakit Gaz. 11 Mayıs 1918
17. Makul Bir Dönüş – Vakit Gaz. 24 Mayıs 1918
18. Rütbe – Vakit Gaz. 7 Haziran 1918
19. Nakarat – Yeni Mecmua, Cilt: 3, Sayı: 63
20. Tuhaf Bir Zulüm – Yeni Mecmua, Cilt: 3, Sayı: 66
21. Namus – Diken Der. Sayı: 3
22. Harem – Türk Kadını Mecmuası (Ayrı Basım), İstanbul 1918
23. Ashab-ı Kehfimiz (İçtimai Roman) – Kanaat Kitaphanesi, İstanbul 1918
24. Ayın Takdiri – Yeni Mecmua, 25 Nisan 1918
25. Tütün – Tercüman-ı Hakikat, No: 13570, 16 Aralık 1918

1919:
1. Devletin Menfaatine Uğruna – Diken Der. Sayı: 5
2. Nokta – Diken Der. Sayı: 6
3. Antiseptik – Diken Der. Sayı: 7
4. Deve – Diken Der. Sayı: 8
5. Yüzakı – Diken Der. Sayı: 9
6. Korkunç Bir Ceza – Diken Der. Sayı: 13
7. İlk Cinayet – Diken Der. Sayı: 23
8. Nişanlılar – Zaman Gaz.
9. Rüşvet – Zaman Gaz.
10. Bir Kayışın Tesiri: Valde Kıraathanesinde – Zaman Gaz.
11. Nasıl Kurtarmış? – Zaman Gaz.
12. Bit – Zaman Gaz.
13. Türbe – Zaman Gaz.
14. Acaba Ne İdi? – Şair Der. Cilt: 1, Sayı: 9
15. Keramet – Yeni Dünya Der. Sayı: 33
16. Birdenbire – Vakit Gaz. 6 Aralık 1919
17. Efruz Bey: Hürriyete Layık Bir Kahraman – Vakit Gaz. 10 Aralık 1919
18. Çirkinliğin Esrarı – Vakit Gaz. 19 Aralık 1919
19. Horoz – Vakit Gaz. 22 Aralık 1919
20. Dünyanın Nizamı – Vakit Gaz. 27 Aralık 1919
21. Kaşağı – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
22. Bir Hayır – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
23. Forsa – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 1
24. Memlekete Mektup – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 2
25. Niçin Zengin Olmamış? – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 3
26. Beynamaz – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 4
27. Baharın Tesiri – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 7
28. Yalnız Efe: Anadolu Romanı – Büyük Mecmua, Cilt: 1, Sayı: 10/14
29. Herkesin İçtiği Su – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
30. Pireler – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)
31. Acıklı Bir Hikaye – Zaman Gaz.
32. Tos – Zaman Gaz.
33. Yüksek Ökçeler – Zaman Gaz.
34. Perili Köşk – Zaman Gaz.
35. Mehmaemken – Zaman Gaz.
36. Zeytin Ekmek – Yeni Dünya Der. Sayı: 2
37. Havyar – Yeni Dünya Der. Sayı: 5
38. Yuf Borusu Seni Bekliyor – İfham Gaz. (Haftalık Edebi İlave)

1920:
1. Miras – Vakit Gaz. 3 Ocak 1920
2. Kurumuş Ağaçlar – Vakit Gaz. 17 Şubat 1920
3. Lokanta Esrarı – Haftalık Türk Dünyası Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 2
4. İffet – Diken Der.
5. Muayene – Diken Der.
6. Balkon – İkinci Kitap Der.
7. Kurbağa Duası – Vakit Gaz. 10 Aralık 1920
8. Şefkate İman – Vakit Gaz. 30 Aralık 1920

Diğerleri:
1. Asilzadeler (Asiller Kulübü) – Vakit Gaz. 1-10 Temmuz 1926
2. Bilgi Bucağı – Vakit Gaz. 19 Temmuz-1 Ağustos 1926
3. Açık Hava Mektebi – Resimli Ay Der. Sayı: 3-4, 1927
4. Ruzname (Balkan Savaşı Günlüğü) – Hayat Mecmuası, Sayı: 3-13, 1967

Yayın Yeri ve Tarihi Belli Olmayanlar:
1. Nezle
2. Kıskançlık
3. Gizli Mabed
4. Aşk ve Ayak Parmakları
5. Bir Vasiyetnâme
6. Uçurumun Kenarında
7. Tam Bir Görüş
8. Gurultu
9. Mahçupluk İmtihanı (Komedi Oyun, 1 perde)
10. Bir Çocuk: Aleko
11. Çirkin Bir Hakikat

Tamamlanamamış Öyküler ve Roman Parçaları:
(*) 1. Kazın Ayağı (Roman Parçası)
(*) 2. Foya (Roman Parçası)
(*) 3. Sultanlığın Sonu (Roman Parçası)
4. Kurt Hoca'nın Boynuzu (Müsvedde halinde kalmış öykü)
5. Akropol Hacısı
6. Beyaz Serçe
7. Tamah ve Namaz
8. Ararken

   5 ve 6: Bu öyküler, “Efruz Bey” romanının bir bölümü olarak tasarlanmıştır.
   (*) Bu öyküler ilk defa Ali Canip Yöntem'in “Ömer Seyfeddin Hayatı, Karakteri, Edebiyatı, İdeali ve Eserlerinden Numuneler (Remzi Kitabevi, İstanbul 1947)” adlı biyografik eserinde yayınlanmıştır.



*** Devamı var ***


7 Şubat 2014 Cuma

Tulpar Nasıl Doğdu?



- öykü -

   Zamanın bilinmeyen çağlarında, bilinmeyen bozkırların ötesinde bir kağan yaşardı. Bu kağanın adı Aktulga Kağan'dı. Gençti, yiğitti, güçlüydü... Boyuna ve dost boylara daima adaletle yaklaşırdı. Boyunun içinde tek bir fakir kalmamıştı. Halkına adaletle hükmetmiş; onlardan yardım elini esirgememişti. Bu yiğit kağan, düşmanlarına ise korku salmıştı. Kılıcının önünde kimse duramazdı. Tam beş evdeşi, on yedi çocuğu vardı. Soyu gündengüne artmış, çoğalmıştı. Artık ölse bile ardında bırakacağı eserleri vardı. Bu yüzden de hem mutlu hem gururluydu.

   Bu kağan, görenleri hayran bırakan atlara sahipti. Bu atların namı, engin bozkırın ötelerine kadar uzanmıştı. O kadar çok sayıda aygıra ve kısrağa sahipti ki sayısını o bile hatırlamıyordu. Tüm bu atlara ancak kırk seyis bakabiliyordu. Tüm seyislerin başında da Kalçabay adlı bir baş seyis vardı. Kalçabay, kağanın en sevdiği adamlarındandı. Onu daima kollar; adını sık sık anardı. Seyis Kalçabay da neredeyse yaşıt olduğu kağanına saygıda kusur etmez, tüm atlarına çocuğu gibi bakardı.

* * *

   Günlerden bir gün, göğün on altıncı katından dünyayı seyreden Ulu Bay-Ülgen'in gözüne bu şöhretli atlardan biri takıldı. Gökyüzünde, oturduğu altın tahtından şöyle bir doğruldu. Bu bembeyaz, sağlam yapılı, sağlam bacaklı, altın yeleli müthiş bir kısraktı. Bay-Ülgen, gözlerini bu güzel kısraktan alamıyordu. Adeta büyülenmişti. Bir an, insan kılığına bürünüp yeryüzüne inmeyi ve bu kısrağı almayı düşündü. Sonra, düşüncesinin kendisi gibi yüce bir toyuna yakışmadığına karar verdi. Hemen Gök-Tanrı'ya yakarmaya başladı:

   _ Yüce Gök-Tanrı! Göğü ve yeri zahmetsizce yaratan Ulu Tanrı! Varlığı ve yokluğu yaşayan başsız ve sonsuz Tanrı! Senden bir dileğim vardır. Beni duy, bana cevap ver!..

   Gök-Tanrı, Bay-Ülgen'in yakarışını duyunca, azametli ve yüceler yücesi sesiyle adeta gürledi:

   _ Ülgen! Göğün gökçe oğlu! Toyunların başbuğu!.. Ne istersin?
   _ Yüce Gök-Tanrı'm... Senden bir dileğim var. Yeryüzünde, yarattığın sonsuz, sınırsız güzellikteki varlıklara hayran kalmamak mümkün değil!.. Bu yüzden, yarattığın bir varlığa ben bile hayran kaldım. Ondan gözümü alamadım. Bu bir kısraktır. Bu güzel kısrağın benim olmasını dilerim. İznin var ise, bu ak kısrağı ulular katına çıkarayım, kendi bineğim yapayım...

   Gök-Tanrı, göksel ruhların başbuğu Bay-Ülgen'in dileğini kabul etti. Yalnız bir şartı vardı: Bay-Ülgen, insan kılığına bürünecek ve kısrağa sahip olabilmek için insanlar gibi çalışacaktı. Bay-Ülgen bunu hemen kabul etti. Gocunmayacağını, insanoğlu donuna bürünerek yere ineceğini ve orada rızkını kazanarak kısrağı satın alacağını söyledi. Böylece Bay-Ülgen, insan donuna bürünerek acuna indi.

* * *

   Başseyis Kalçabay, her zamanki gibi atların başında, diğer seyisleri denetliyordu. Gün yeni ağarmaya başlamıştı ve etraf henüz karanlıktı. Kalçabay tüm seyislere günlük emirlerini verip çadırına çekildi. Biraz kımız içip ekmek yiyerek karnını doyuracak, sonra da işlerine bakacaktı. Derken, çadırının tahta kapısına vuruldu. Kalçabay hiç istifini bozmadan: “Gir” dedi. İçeri, otuzlu yaşlarında, siyah uzun saçlı, esmer, yakışıklı bir adam girdi. Bu adamın boyu upuzun, omuzları geniş, göğsü kabarıktı. Kara bıyıkları ağzının içine kadar giriyor, çenesine doğru sarkıyordu. Gözleri de iki kara çakmak taşı gibiydi. Kalçabay adamı görünce biraz doğruldu, sordu:

   _ Selam er kişi. Kimsin?
   _ Selam Başseyis Kalçabay. Benim adım Gökçek. Senden iş istemeye geldim.

   Gökçek, kimi kimsesinin olmadığını, bozkırın bir ucundan ta buralara adil kağana hizmet etmek için geldiğini söyledi. Konuşması, duruşu, hali tavrı Kalçabay'a güven vermişti. Hem güçlü kuvvetli de bir yiğitti. Kalçabay'ın tam da ağır işler için aradığı adamdı. Kısa bir sorgudan sonra onu işe kabul etti: “Madem bu kadar çalışmak istersin, sana ne iş buyurursam yapacaksın. Şikayet etmeyeceksin. Benim çadırımda kalırsın. Hem bana da yardımcı olursun, yarenlik edersin” dedi. Gökçek, buna çok sevinerek teşekkür etti. Artık Başseyis Kalçabay'ın yardımcısı olmuştu.

   Kalçabay, o günden sonra Gökçek'i hiç yanından ayırmadı. Ona, atlarla ilgili bildiği her şeyi öğretti. At tımarlamayı, koşum takımlarının bakımını, nal çakmayı öğretti. Bu yiğit adeta atlarla konuşuyor, onların dilinden anlıyordu. Atları kaşağıyla tararken hiç yabancılık çekmemişti. Ata binmeyi zaten biliyordu. Nal çakmasını ve toynaklara bakım yapmayı ise hiç zorlanmadan öğrenmişti. Bu Gökçek, sanki atlar için yaratılmış bir altın seyisti. Bu durum, başseyisi keyiflendiriyordu. Hatta ona, kendisini kağanla tanıştıracağını; onu kağanın seyislerinden yapacağını söylemişti. Gökçek ise bunun karşısında büyük bir tepki vermemiş, yalnızca peki diyerek kabul etmişti. Gerçekten de ilginç bir erdi. Atlardan başka şey gözünde yoktu.

   Yalnız, Kalçabay'ın dikkatini epeydir bir şey çekiyordu: Gökçek, atların içinde özellikle bir kısrağa daha çok önem veriyordu. Bu beyaz kısrak, kağanın gözdelerindendi. Saf kan, müthiş bir attı. Adı da Alkım'dı. Gökçek, bu kısrağın tımarıyla daha bir özenle ilgileniyordu. Hatta diğer seyisleri yanına bırakmıyor; onun her işini kendi görüyordu. Ne de olsa bu er, atlardan anlıyordu. Tabi ki kağanın gözdesi olan bu güzel kısrağı, diğerlerinden daha çok sevmesi normaldi. Kalçabay ise bu durumun üstüne fazla düşmedi. Sonradan tamamen unuttu gitti.

* * *

   Gökçek'in, Kalçabay'ın yanında işe girdiği günün üstünden neredeyse bir yıl geçmişti. Gökçek, artık bir seyisti. Başseyis Kalçabay'dan sonra ikinci konumdaydı. Diğer seyislere emirler veriyor, etrafta düzeni o sağlıyordu. Kalçabay'ın omzundaki yükü epey hafifletmişti. Bunlar olurken bir gün, kağanın buraya uğrayacağı ve Kalçabay'ı ziyaret edeceği haberi geldi. Tabi Kalçabay çok heyecanlanmıştı. Çok sevdiği ve saydığı kağanına, yeni doğan sağlıklı tayları gösterecekti. Ayrıca, kağanın gözdesi Alkım'a gözü gibi bakan yeni seyisi de takdim edecekti.

   Haberin ertesi günü gerçekten de kağan geldi. Yanında tiginleri, tarkanları, beyleri de vardı. Hepsi güçlü atlara binmiş, zırhlarını kuşanmışlardı. Kalçabay, kağanını sevinçle karşıladı. Kağan da başseyisi gördüğüne çok sevinmişti. Çevredeki beylere aldırmadan kucaklaştılar. Kağan, teklifsizce sordu:

   _ E, Kalçabay, ne zamandır görüşmüyoruz seninle?
   _ Kağanım, kuzeye yaptığınız son seferden beri görüşmedik. Yani tam bir yıl olmuş bugün.
   _ Tabi ya, geçen bahardan beri görüşmedik. Çok özledim seni... Seni de sohbetini de...
   _ Sağolun kağanım... Buyrun, otağınızı siz gelmeden kurdurdum. Geçin de rahatınıza bakın...

   Kağan, gülümseyerek otağına girdi. Ardından da tarkanları ve beyleri girdiler. Hep beraber kımız içip kızarmış kuzu etinden tattılar. Herkes neşeliydi. Özellikle de Aktulga Kağan... Onlar eğlenmelerine bakarken otağa Gökçek girdi. Kağan'ın önünde diz vurdu, saygıyla selam verdi. Başseyis Kalçabay hızla kalkarak kağana bu yeni seyisi tanıttı. Ondan, ahlakından, becerikliliğinden ve çalışkanlığından bahsetti. Kağan, duyduklarından çok memnun oldu ve Kalçabay ile yeni seyise sol yanında yer gösterdi. İkisi de saygıyla gösterilen yere oturdular.

   Kağan iyice neşelenmişti. İçtiği kımızların da etkisiyle gülüyor, eğleniyordu. Bir ara Gökçek, Kalçabay'ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Bunu kimse fark etmemişti ama Kalçabay biraz bozulur gibi olmuştu. Ekşi bir yüzle, fısıldayarak Gökçek'e cevap verdi. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Herkes içiyor, şakalaşıyor, eğleniyordu. Önce, yerinde kımıldandı. Boğazını temizledi. Konuşmakta tereddüt ediyordu. Gökçek'e baktı. O ise istifini bozmamış, öylece kendisini izliyordu. Eğilerek Gökçek'e bir şeyler daha söyledi. Sonra da hemen sağında oturan kağana dönerek:

   _ Yüce kağanım, sizden bir dileğimiz vardır. Dinleme iyiliğinde bulunur musunuz?

   Kağan, bu çok sevdiği seyisinin iki büklüm olmuş halini görünce şaşırdı. Omzuna elini koyarak, dostça bir sesle:

   _ Benim pek değerli seyisim, dostum... Her ne istersen söyle, asla çekinme...
   _ Ulu kağanım, aslında benim değil; yardımcım Gökçek'in bir dileği vardır.
   _ Öyleyse söylesin, o da çekinmesin.

   Şimdi herkes Seyis Gökçek'e dönmüştü. O ise gayet sakindi. Kağana yüzünü döndü, saygıyla konuşmaya başladı:

   _ Ulu, adaletli kağanım. Sizin adaletinizi, cömertliğinizi, yardım severliğinizi bilmeyen yoktur. Sizin yüce cömertliğinize sığınarak bir dileğim vardır. Bu dilek şudur: Sizden, gözdeniz olan kısrağınız Alkım'ı istiyorum. Onu bana bağışlarsanız, beni çok mutlu edersiniz.

   Bunu duyan herkes nefesini tutmuş, kağanın yüzüne bakıyordu. Kağanın ise keyfi kaçmış gibiydi. Ne de olsa bu kısrağı öz evladı gibi sever; onu akınlarda kullanmaz, üzerine binmeye dahi kıyamazdı. Bu güzel ak kısrağı vermeyi hiç mi hiç istemiyordu. Bu nedenle Gökçek'in isteğini reddetmeyi düşündü ama bu hareket onun adil ve cömert namına yakışmayacaktı. Yerinden biraz doğruldu ve keyifsiz bir ses tonuyla yanıt verdi:

   _ Seyis Gökçek... Demek benim ak gönlü, altın yeleli güzel kısrağımı istersin. Peki bunu hak etmek için ne yaparsın? Bana ne gibi bir hüner sunarsın?
   _ Ulu kağanım, siz ne derseniz yerine getiririm. Ne hüner dilerseniz gösteririm.
   _ Demek öyle... Kağan, elini çenesine koyup biraz düşündü. Sonra sakin bir ses tonuyla:
   _ Öyleyse bize Cirit oyunundaki marifetini göster bakalım. Bizim ilimizde, ciritte başarı gösteremeyen kişiye er demezler. At da vermezler, kız da...

   Gökçek, kağanın bu teklifini derhal kabul etti. Otağda bulunan beyler, tarkanlar, tiginler hep heyecanlanmıştı. Kağan, Başseyis Kalçabay'a takımları ve oyuncuları seçmesi için emir verdi. Hakem de o olacaktı. Kalçabay hızla yerinden kalktı. Kağanının emirlerini yerine getirmek için rüzgar hızıyla işe koyuldu.

   Kısa süre içinde herkes otağın önündeki geniş alanda toplanmıştı. Kalçabay, beşer kişiden oluşan iki takım seçmişti. İlk takımda Gökçek'le birlikte Alp-Erşek Tigin, Demir-Pura Tigin, Toktamış Alp ve Köktaluy Alp vardı. Bu takıma “Ak Bölük” adını verdiler. İkinci takımda ise Karabura Tarkan, Kotaz Tarkan, Altandız Alp, Er-Saltuk Bey ve Akbuka Bey vardı. Bu takıma da “Kızıl Bölük” adını uygun gördüler.

   İki takım da Kalçabay'ın komutuyla yerini almıştı. Kağan da dahil izleyen herkes heyecanlanmıştı. Çünkü Aktulga Kağan'ın iki tiginini ilk defa at üstünde göreceklerdi. Alp-Erşek Tigin ve Demir-Pura Tigin daha on beş ve on altı yaşlarındaydı. Fakat her ikisinde de heyecan belirtisi yoktu. Atlarının sırtında dimdik, heybetle duruyorlardı.

   Kalçabay, başlama komutunu verdi. İlk sırada Ak Bölük'ten Alp-Erşek Tigin ve karşısında Kızıl Bölük'ten Karabura Tarkan vardı. İkisi de aynı anda yerlerinden fırladılar; birbirlerine doğru doludizgin at sürmeye başladılar. Elindeki ciriti ilk savuran Tigin olmuştu. Cirit, rüzgar hızıyla Karabura Tarkan'ın omzunun üzerinden geçmişti. Şimdi sıra Karabura Tarkan'daydı ve ciritini hiç beklemeden savurmuştu. Onun ciriti ise hedefi vurarak attan düşürmüştü. Tigin, düştüğü yerden hemen doğrularak kalktı. Bir şeyi yoktu, sapasağlamdı. Sadece birkaç çizik almıştı o kadar. Böylece ilk vuruşmayı Kızıl Bölük kazanmıştı. Karabura Tarkan ise hızla yerine geçti. Şimdi sıra ikinci ciritçilerdeydi.

   Oyun devam ettikçe bir o bölük, bir bu bölük kazanıyordu. Durum, dördüncü atlıların hamleleriyle beraber eşitlenmişti. İki vuruşu Ak Bölük, iki vuruşu Kızıl Bölük kazanmıştı. Sonuç, son iki atlının vuruşmasına kalıyordu. Bunlar, Gökçek ile Akbuka Bey'di.

   Kağan iyice keyiflenmiş, yerinde duramaz olmuştu. İki oğlu da attan düşmüş, küçük yaralar almıştı. Ama o bunu dert etmiyor; şimdi yalnız oyunu takip ediyordu. Onunla birlikte alanın çevresinde toplanan bütün beyler de heyecanla son vuruşu bekliyorlardı.

   Sonunda Kalçabay komutunu verdi. İki atlı da rüzgar gibi yerinden fırladı. Atları sanki kanatlanmışçasına birbirine doğru geliyordu. Gökçek, ciritini elinde evirdi çevirdi. Nişanını aldı ve nefesini tutarak ciriti savurdu. Cirit, tam da Akbuka Bey'in göğsüne isabet etti. Akbuka Bey, atından savrularak toprağa çakıldı. Önce sersemleyerek hareket edemedi ama biraz sonra kendine geldi. Giydiği zırh derin bir yara almasını engellemişti. Sadece biraz berelenmişti o kadar... Gökçek, atından hızla inerek yerdeki rakibinin yanına koştu; ona omuz vererek kalkmasına yardım etti. Akbuka Bey de gülümseyerek yiğidin elini tuttu, sıktı:

   _ Yamanmışsın be yiğit, yaman... Bunu duyan herkes, bağırarak tezahürat etmeye, alkışlamaya başlamıştı:

   _ Yaman yiğitsin Gökçek!.. Yaman ersin Gökçek!..

   Gökçek'in başarılı hamlesi sayesinde oyunu Ak Bölük kazanmıştı. Alana girenler, Gökçek'i omuzlarına alarak kağanın yanına kadar taşıdılar. Gökçek, kağanın yanına gelince saygıyla eğilip diz vurdu. Diğer ciritçiler de kağanın yanına gelip diz vurdular, selam verdiler. Kağan ise Gökçek'e yaklaşarak hayranlıkla konuşmaya başladı:

   _ Gökçek, ne yaman, ne zorlu ermişsin sen... Atın sırtına ne de güzel yakışıyorsun. Sanki Yüce Tanrı seni at ile birlikte yaratmış... Kutlarım seni oğlum. Al benim ak kısrağımı, senindir artık. Ona ancak sen layık olabilirsin, anladım...

   Böylece Aktulga Kağan, güzel Alkım'ı Gökçek'e verdi. Gökçek de saygı ve minnetle kağanı selamladı. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Şimdi yüzü değişmiş, ciddileşmişti. Doğrudan kağanın gözlerine bakarak konuşmaya başlamıştı:

   _ Ey yüce kağan, ey adaletli kağan!.. Alkım'ı vererek beni çok mutlu ettin. Artık anladım ki sen gerçekten adaletli, hak sever, cömert bir kağanmışsın. Bu doğruluğuna, erliğine karşı ben de altta kalmak istemem. Bu yüzden sana sırrımı açıklayacağım.

   Bunları söyledikten sonra ustası Kalçabay'a döndü. Onun da gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:

   _ Sevgili ustam Kalçabay. Bana iş verdin, yardım ettin. Bana güvendin. Kağanının önünde beni kırmadın. Yüzünü ağartıp dileğimi geri çevirmedin. Bana ağabey gibi davrandın, sağolasın, varolasın... Bu sırrımı bilmeye senin de hakkın var. Şimdi sen de duy... Hatta burada bulunan herkes duysun...

   Bunları söyledikten sonra sustu. Kağan ve Kalçabay başta olmak üzere, alanda toplanan herkes bu sırrı merak etmişti. Şimdi hepsi Gökçek'e bakıyor, ağzından çıkacak sözleri duymayı bekliyordu. Gökçek en sonunda konuşmaya başladı:

   _ Ey yüce kağan, ey ustam Kalçabay, ey toplanan insanlar!.. Bilin ki ben sizler gibi kişioğlundan biri değilim. Ben, Ulu Gök-Tanrı'nın Baş Toyun'u Ülgen'im... Gökten aranıza indim. Kişioğlu donuna büründüm, içinize karıştım. Niyetim, güzel Alkım'a sahip olmaktı. Bunu da Yüce Tanrı'nın arzusuyla bu şekilde gerçekleştirdim.

   Bu sözleri duyanlar kulaklarına inanamıyordu. Herkesin ağzı bir karış açık kalmıştı. Alandakiler, Gökçek'in deli olduğunu düşünmeye bile başlamışlardı. Belki de onlara şaka ediyordu. Ama kağanın önünde, kimse böyle bir şeye cüret edemezdi. Kimseden ses çıkmayınca söze kağan başladı:

   _ Gökçek... Bizimle alay mı edersin? Yoksa aklını mı yitirdin?
   _ Hayır yüce kağan... Dediklerim doğrudur. Şimdi size kanıtlayacağım.

   Bunları söyleyen Gökçek, kollarını göğe kaldırdı. Birkaç saniye öylece durdu ve sonra sağır edici bir sesle haykırdı:

   _ Ey bulutlar!.. Yollayın kutsal şimşeklerinizi yeryüzüne... Yollayın kutsal yıldırımlarınızı ak Alkım'ın üstüne... Ona göksel güçleri bahşedin, size emrediyorum!..

   Gökçek böyle haykırınca, mavi gökte kara bulutlar toplanmaya başladı. Ortalık bir anda karardı. Sonra birden şimşekler çaktı, gökyüzü karıştı. Kağan da dahil herkes ürkmüştü ama kimse olduğu yerden kımıldayamadı. Kara bulutlar göğü sarmıştı. Aniden kalın ve parlak bir yıldırım, az ötede bulunan Alkım'ın tepesine düştü. Yıldırımla beraber ortalık kör edici bir ışıkla kaplandı. Herkes telaşla gözlerini kapadı; kimi de korkuyla yere çömeldi... Bu müthiş manzara birkaç saniye kadar sürdü. Kimse gözünü açmaya cesaret edemiyordu. Gökçek, daha doğrusu Bay-Ülgen, artık buyurgan bir sesle konuşmaya başlamıştı:

   _ Açın gözlerinizi, korkmayın...

   Alanda bulunan herkes teker teker gözünü açmaya başladı. Yıldırımın düştüğü yere baktı. Görenler, hayret içinde gözlerine inanamıyordu. Kimisi gözünü açıp kapıyor, kimisi yanındakine soruyordu. Şimdi tam karşılarında, yıldırımın düştüğü yerde; bembeyaz kanatlarıyla Alkım duruyordu. Yıldırım ona zarar vermemiş; hatta ona bir çift güzel kanat bahşetmişti. Dev kanatlarını sallıyor, daha önce hiç duyulmamış şekilde kişniyordu. Gözleri sapsarı, burun delikleri de kocaman olmuştu. Adeta korkunç bir hal almıştı. Yine de bu haliyle büyüleyiciydi.

   Gerçeği açıklayan Bay-Ülgen, buyurgan sesiyle yine konuşmaya başladı:

   _ Kişioğulları, ben Alkım'ı da alıp gökteki tahtıma çekiliyorum. Hepinizin bahtı açık olsun.

   Bunları söyledikten sonra Alkım'a yaklaştı, başını okşadı. Hiç zorlanmadan bu vahşi görünüşlü kısrağın sırtına bindi. Kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra gür sesiyle haykırdı: “Haydi Alkım! Göğe yüksel!.. Senin yurdun bundan böyle bulutlardır!..” Alkım bunu duyunca şaha kalktı. Burun deliklerinden dumanlar çıkarmaya başladı. Kanatlarına alışıyormuş gibi onları bir iki kez çırptı. Sonra tereddüt etmeden kanatlarını vurdu, vurdu... İşte, şimdi havalanmıştı. Gökyüzünde, ak güvercinler gibi süzülüyordu. O kadar büyüleyici bir manzaraydı ki alanda toplananlar taş kesilmişlerdi. Kimse yerinden kımıldamıyor, çıt bile çıkaramıyordu. Alkım ve sırtındaki Bay-Ülgen bulutlar arasında kaybolana dek onları izlediler.

* * *

   Bu olağanüstü olay dilden dile yayılmış, kısa sürede bozkırı sarmıştı. Herkes Alkım'ın kanatlanışını ve Ülgen'in yeryüzüne inişini birbirine anlatıyordu. Lakin yüzyıllar içinde bu olayın aslı unutuldu ve efsane olarak halkın dilinde yaşamaya başladı. İnsanlar bu kanatlı, efsanevi ata “Tulpar” adını verdiler. Onu pek çok destana ve masala konu ettiler. Böylece asırlar boyunca Tulpar'ın meydana çıkışı dilden dile anlatılıp durdu.






*   Toyun: Göksel ruhların adlarının sonuna getirilen unvan, Sagan, Ulan: Ülgen Toyun, Umay Toyun, Ayzıt Toyun gibi...



5 Şubat 2014 Çarşamba

mürekkep imparatorluk



   Yazmak; size verilmeyen dünyayı, kağıt üstünde baştan yaratmaktır. Ben, daima yazmayı okumaktan daha çok sevmişimdir. Ömer Seyfettin diyor ki:
   “Okumanın şehvetini benim kadar duyan yoktur sanırım. (...) Fakat yazmak? İşte bu güçtür. Ben yazarken çok ıstırap çekerim. Sinirlerim bozulur, sağ ayağım buz kesilir, ağzım kurur. Okurken neşelenirim. Hafif bir hararet her tarafımı kaplar.”

   Büyük yazar, belli ki okurken bambaşka alemlere dalıyordu. Bence, başkalarının yazdıklarını okumak – ne kadar usta bir yazar olursa olsun – o kişinin dünyasında yaşamaktır. Bu dünyada kuralları o kişi koyar. Varlığı ve yokluğu, başlangıcı ve bitişi o belirler. Bu dünyada Tanrı adeta odur. Lakin yazarken, yarattığım dünyanın Tanrısı da kulu da insanı da benimdir. Orada yalnız benim kurallarım geçer. Orada, hep benim dediklerim doğru ve geçerlidir. Kahraman da benimdir, anlatan da... İşte, belki de bu yüzden yazmayı daha çok seviyorum.

   Belki de yazmak, bir tür ahkam kesmektir. Okurken, ne de olsa yazarın çizdiği yoldan ayrılamayız. Daima yeni şeyleri kafamıza sokmaya ve anlamaya çabalarız. Yazarken ise tam tersidir: Öğretmenizdir, hatibizdir, şairizdir... Kendi inşa ettiğimiz binanın içinde, rahatça oturur anlatırız. Böylece kendimizi daha rahatlamış hissederiz.

   Sait Faik: “Yazmasaydım çıldıracaktım” diyor ya... Belki de içimizde birikenleri boşaltmazsak, gerçekten çıldırırız. Dedikodu dinleyen ya da bir sırra kulak misafiri olan birisi, bunu başkalarına anlatma isteği duymaz mı? İşte okudukça, belleğimize doluşan bu yeni harfleri, kelimeleri, cümleleri ve en sonunda dünyaları; bir şekilde başkalarına aktarmalıyız... Aktarmazsak, haddinden fazla şişen bir balon gibi patlayıveririz...

   Sebebi ne olursa olsun, ben yazmayı okumaktan daha çok seviyorum. Şunu da biliyorum ki, okumadan yazabilme kabiliyetine erişebilmek de mümkün değil...



22 Ocak 2014 Çarşamba

haiku



   Çok uzun bir şiir yazmak istiyorum. O kadar uzun bir şiir ki ne başı ne sonu belli olsun... Ne noktası ne virgülü belli olsun... Yalnız, yolunu şaşırmış kelimeler sokulsun dizelerime... Yalnız, düşmüş cümleler kaplasın yapraklarını defterimin...

   Çok uzun bir şiir yazmak istiyorum. Nasıl olsa kimse okumayacak... İçine en gizli sırlarımı gömmek istiyorum. Nasıl olsa kimse görmeyecek... En sonunda da bağıra çağıra okumak istiyorum orta yerde... Nasıl olsa kimse duymayacak... Gözler kör, kulaklar sağır, hisler kapalı... Bu yüzden, sırrımızı kimse öğrenemeyecek ey defterim ve kalemim!..

   Serbest bıraktım şiirlerimi; savrulsunlar yaprakçasına rüzgarda... Aklı olan geri dönmesin kelimelerimin; çünkü onların dilime ihtiyacı yok!.. Onlar, bulutlarda da yeşerirler; hayallerde de... Ama benim kelimelerime ihtiyacım var: Kabuslardan uyanırken bağırmak için... İhtiyacım var: Geceleri sayıklamak için... İhtiyacım var: Ağlayabilmek için...

   Tüm eski şiirlerimi savurdum rüzgara... Ve şimdi tek bir şiir yazmak istiyorum; upuzun: Ne başı ne sonu belli... Nasıl olsa kimse okumayacak...



15 Ocak 2014 Çarşamba

kafa...



   Her seçim zamanı aynı görüntüler: Yol kenarlarında, duvarlarda, direklerde afişler... Bilmem Z Partisi adayı, ebleh bir surat ifadesiyle sizden oy istiyor... Pişmiş kelle gibi sırıtan bu adama siz oy verir misiniz?

   “Demokrasi şenliği” diyor bazıları... Ne şenlik... Adeta bayram ki, her yerde bayraklar, flamalar, afişler, posterler... Hele bir de arabalardan, kamyonetlerden sesli anonslarla: “Genel başkanımız konuşuyor!..”lu çığırtmalar... Arkada da partinin seçim müziği... Tam şenlik!.. Televizyonda belgesellerini izlediğimiz yetmiyormuş gibi, hizmeti bir de sokağımıza kadar getiriyorlar!..

   Bu seçim çalışmaları ne işe yarar? Bunca masraf, daha sonra sokaklarda çevre kirliliği... Her taraf kağıt parçası, muşamba, renk renk afişler... Ses kirliliği de cabası... Zaten, kim adaylara oy veriyor ki... Biliyoruz ki, herkes partiye oy koyuyor; Ahmet'i Mehmet'i takan kim!.. Parti babamızın partisi değil mi? Biz atadan böyle gördük; üç kuşaktır Zort Partiliyiz!..

   Her seçim süreci aynı tantana. Ha genel ha yerel; hepsi aynı cümbüş... Bence siz, en az kafa ütüleyene oy verin. Bir de çevreyi en az kirletene... Ha, yok mu öylesi? Eee, boş oy atma hakkın da var vatandaş!.. Güçlüye, iktidara secde et diyen mi var!..  


12 Ocak 2014 Pazar

aydınlık...



**  Buradaki anekdot, Falih Rıfkı Atay'ın “Kurtuluş” adlı kitabından alındı...


   Trakya köylerinden birinde, iki dünya savaşı arasında geçen bir olayı; Edirne'de yüksek idare görevinde bulunan bir dostumdan pek yakınlarda duydum.

   Günün birinde köye, Hafız Ömer adında bir hoca gelir. Saçı sakalı, sözü sohbeti yerinde. Dini bütün, “mübarek” denen yüzlü, yatkın huylu bir efendi. Köyde ve çevresinde büyük saygı görür. Gezmeyi sever. Ara sıra merkeze gidip gelir. Öğütler verir. Her bakımdan halka kılavuzluk eder. Köyün, köylünün can yoldaşı... Merkezden bir dönüşünde:
   _ Bizimkilerden mektup aldım. Ben artık gidiyorum, der. Eşyasını toplamaya koyulur. Köylüler:
   _ Aman etme, bizden ayrılma. Ne istersen yapalım, derlerse de Hafız Ömer, özrünün çok önemli olduğunu söyleyerek ertesi günü erkenden yola düzülür. Kadın erkek, küçük büyük bütün köy uğurlamak için peşinde... Biraz gittikten sonra bir de bakarlar ki karşıdan başlarında çavuşları ile iki jandarma geliyor. Yaklaşınca:
   _ Hafız Ömer sen misin? Derler.
   _ Evet, cevabını alınca:
   _ Haydi seni götüreceğiz, önümüze düş, emrini verirler.
   Köylü adeta başkaldırır: “Mübarek adamdır o... Yalnız iyiliğini gördük onun. Ne istiyorsunuz, iyilikten başka bir şey bilmeyen hafız efendiden!..” diye araya girerler. Bunun üzerine çavuş:
   _ Gel buraya Hafız Ömer. Çabuk çöz de sünnetli olmadığını göster, demiş ve dediğini de dipçik zoruyla yaptırmış!..

   Hafız Ömer, bir Bulgar casusu idi...
   Bu köye şimdi ne zaman bir politikacı gidip de atıp tutsa, gülümseyerek:
   _ Biz, Hafız Ömer'i görenlerdeniz, derlermiş...


* * * * *

   Falih Rıfkı, bu trajikomik vakayı böyle anlatıyor... Atalarımız da: “Her gördüğün sakallıyı deden sanma” demiş. Ne güzel demiş diyen... Peki, biz bugün ne yapıyoruz? Dışı iyi olsun da içinden bize ne!.. Ruhunun kirini görmüyoruz ki... E, göz görmeyince gönül de katlanıyor, öyle değil mi!..

   İşte bütün hatalarımız da buradan kaynaklanıyor: “Aman suizan etmeyelim, hüsnüzan edelim” derken, hep sert kayaya çarpıyoruz!..



kaynak: Falih Rıfkı Atay – Kurtuluş / Bateş Yayınları, İstanbul-1981



6 Ocak 2014 Pazartesi

dostum...




   Uzun yıllar önce oturduğumuz o eski mahalleyi hatırladım geçende: Daracık sokaklarıyla, birbirine bitişik evleriyle, sokak başındaki çeşmesiyle çocukluk hatıralarımda yer etmişti. Komşularımız hep birbirini tanır ve severdi. Eski zamanlardan kalmış bir numuneydi bizim mahallemiz.

   Düşündükçe hatırlıyorum: Fatma Teyze ile kocası Niyazi Amca'yı, Bakkal Ahmet Amca'yı, Nesrin Abla'yı, arkadaşlarım Orhan'ı, Birol'u, Eşref'i... Top oynadığımız o geniş toprak arsayı, küçük ve bakımsız okulumuzu, evimizi; evimizin bahçesini, incir ağacımızı... Evet, bir de mahallemizin delisi vardı; Ramazan... Mahallemizin maskotu gibi bir şeydi o... Herkes tanırdı, severdi. Bu yaşımda bile onu her hatırlayışımda tebessüm ederim; biraz da hüzünlenirim. Neden mi? En iyisi size Ramazan'ın öyküsünü anlatayım ben:

   Ramazan, biraz aklı kıt biriydi. İnsanlar ona deli der geçerdi. Yaşı otuz var ya da yoktu. Ana babası ölünce, mahallenin başındaki ahşap konakta oturan teyzesi bakımını üstlenmişti. Yıllarca ihtiyar teyzesi ona sahip çıkmıştı. Bir gün kadın ölünce, başka şehirde yaşayan hayırsız oğluyla kızı gelmişti. Analarının konağını satmışlar, parayı alınca çekip gitmişlerdi. Teyze çocukları Ramazan'ı ne aramışlar ne sormuşlardı. Zavallıcık, evsiz barksız, bakımsız, kimsesiz sokak ortasında kalakalmıştı. O zaman mahallelinin abisi Niyazi Amca biçareye yardım etmek istemişti, ama nafile... Hangi eve götürseler bir gece kalmaz, kapıdan ya da pencereden kaçıverirdi. Yaşlı teyzesinin ölümünden sonra adeta hiçbir yere sığamaz olmuştu. Sokaklarda yatıyordu. Ne verileni üstüne giyiyor ne de evine buyur edeni kabul ediyordu... Yaz kış sokaklarda, saçak altlarında, parklarda, ağaç diplerinde yatardı. Ayağında yalnız eski lastik terlikleri vardı. Onları da kışın giyer; yazın yeleğinin cebine saklar, çıplak ayakla gezerdi. Muhtar Hasan Amca, Niyazi Amca, Bakkal Ahmet Amca ve mahalleli ona yiyecek içecek verirdi de ölmeden yaşar giderdi.

   İşte bu garip Ramazan'ı herkes tanırdı, bilirdi. Onu görenler yanından geçerken selam verir, halini hatırını sorardı. O ise kimseye cevap vermez, kimseyle konuşmazdı. Yalnız, arada bir sokak ortasında sebepsiz yere bağırır çağırır; orada burada duyduğu şarkıları haykıra haykıra söylerdi. Bir keresinde Barış Manço'nun “Arkadaşım Eşşek” şarkısını diline dolamış, bir hafta boyunca sokaklarda bağıra bağıra dolaşmıştı.

   Ramazan, mahallesini de kendince kollar, gözetirdi. Bir gün, arkadaşım Orhanların evine giren hırsızı da o yakalatmıştı: Hırsızı gören Ramazan, adamın arkasına geçip taş atmaya başlamış; hırsız ise gece vakti karanlıkta kimin olduğunu seçemeyince ürküp kaçmaya başlamış. Hırsızın ardından bağırıp çağıran Ramazan, tüm mahalleyi gecenin bir vakti ayağa dikmişti. Böylece hırsız, daha sokağın başına çıkamadan enselenmişti. O günden sonra mahallelinin Ramazan'a olan sevgisi daha da artmıştı. O artık, adeta bir halk kahramanı olmuştu.

   Deli Ramazan'ın en iyi dostu, mahallenin en varlıklı ailesi sayılan Karacanların köpeğiydi. Bu evcil süs köpeği, kabarık bembeyaz tüyleriyle, ufacık boyuyla, boncuk boncuk kara gözleriyle çok sevimli bir hayvandı. Adı Pamuk'tu. Bizim Ramazan ise dostuna Pişmaniye adını takmıştı. Köpekçiğin kabarık tüylerini görüntüsünü pişmaniyeye benzetmişti kendince. Hatta Bakkal Ahmet Amca'nın yesin diye verdiği bir parça pişmaniyeyi de; “dostuma benziyor!” deyip reddetmişti.

   Ramazan, köpeği ne zaman evin camında ya da balkonda görse, ona aşağıdan el sallar; hatta aklında kalan şarkıları söylerdi. Onunla dertleşir, kimseye söyleyemediği şeyleri onunla paylaşırdı. Köpekçik de anlıyormuş gibi o ne derse kulak kabartır, pür dikkat dinlerdi.

   Günlerden bir gün, mahallemizde sebebi bilinmeyen bir yangın çıkmıştı. Mahallenin, çoğu ahşaptan olan evleri alevler içinde kalmıştı. Ortalık mahşer yerine dönmüş, herkes kendi canının derdine düşmüştü. Alevden ve dumandan göz gözü görmüyordu. Çığlıklar, bağrışmalar, ağlamalar, inlemeler... Derken Karacanların evinin önünden bir çığlık yükselmişti. Evin küçük oğlu Selim bağırıyordu:
   _ “Anne!.. Pamuk içerde kaldı!..”
   Sevimli süs köpeği Pamuk, alevler içinde yanan evde mahsur kalmıştı. Ailenin babası Ferit Bey, karısını ve iki çocuğunu alevlerden zor kurtarmış, ama zavallı hayvanı evde unutmuştu. Duruma herkesin içi acıyordu, lakin cayır cayır yanan eve yaklaşmak mümkün değildi. Çocuklar bir yandan ağlıyor, bir yandan da çığlık çığlığa: “Pamuk!.. Pamuk!..” diye bağırıyordu. O anda, evin arka odalarından birinden Pamuk'un havlama sesi duyulmuştu. Zavallı köpek, korku içinde feryat ediyordu adeta...

   İşte o saniye, kalabalığı yararak Ramazan çıkmıştı ortaya. Gözleri, daha önce görülmemiş bir biçimde alev alevdi. Adeta deliliği gitmiş de akıllanmıştı. Ağzından yalnız:
   _ “Dostum... Pişmaniye...” sözleri çıkabilmişti.
   Bugün bile hatırlarım: Büyük bir kararlılıkla, sırtındaki yeleğini ve terliklerini çıkarıp bir kenara attı. Etraftakiler daha: “Dur!.. Etme...” diyemeden, ok gibi fırlamıştı. Cayır cayır yanan evin açık balkon kapısından içeri girdi. O anlarda bile evden, zavallı hayvanın acı havlamaları kulağımıza geliyordu. Aradan bir dakika geçti geçmedi... Pamuk, evin balkonundan fırlayarak önce bahçeye, oradan da sokağa attı kendini. Üstü başı is içindeydi. Ufacık kara gözleri, korkudan fincan gibi açılmıştı. Karacanların çocukları, korkmuş köpekçiği hemen kucakladılar, sakinleştirdiler. Lakin Ramazan ortada yoktu. Herkes, alev topuna dönmüş eve bir kere daha baktı. Kalabalıktan belli belirsiz bir “vahh!..” sesi çıkmıştı. Herkesin o anda yüreği cız etmişti. Pamuk dahi durumu sezmiş, alevlere doğru havlamaya başlamıştı.

   Bu büyük yangın, ertesi gün ancak söndürülebilmişti. Ramazan ise o yanan evden hiç çıkamamıştı. O ev de diğer ahşap evler gibi yanıp kül olmuştu. Mahalleli, zavallı Ramazan'ın yanmış cesedine ulaşmak, ona en azından son görevlerini yapmak istiyorlardı. Saatlerce aradılar taradılar. Cesedi bir türlü bulamadılar. Kimileri:
   _ “Arka pencerelerden birinden çıkıp kurtulmuştur” diyordu. Kimi ihtiyarlar da:
   _ “Belli ki mübarek biriymiş, kıymetini bilemedik... Bak, adam yanmadı, uçtu gitti...” diyerek kendilerince efsane üretiyorlardı. Gerçeği ise hiç öğrenemedik. Ramazan'a bir daha rastlayan da olmadı zaten. Belki öldü, belki bir yerlerde yaşıyordur...

   Bense onu ne zaman hatırlasam; bu meczup adamın dostu Pamuk -ya da kendi verdiği isimle- Pişmaniye için yaptığı fedakarlık aklıma gelir, hüzünlenirim...


5 Ocak 2014 Pazar

Gökçen



   Kahramanlar ölmez... Onlar daima gökyüzünden, bulutlar arasından savaşçıları korur. Yeryüzünün cesurlarına ışıktan şemsiyelerini gererken; korkaklara da yıldırımlarını çaktırırlar. Ve böylece Tanrı'nın gazabı, onların beddualarıyla iner toprağa...

   Kahramanların adı silinmez... Kutsal meleklerin başucu rehberlerinde onların isimleri yazılıdır. Her melek, birer kahramanın adını tespih eder. Her melek, birer kahramanı kutsar. Cennet onlarla doludur. Savaş meydanları onlarla doludur. Ata mezarları, şehitlikler onlarla doludur. Onları unutmak, onları incitmektir. Onları incitmek, Yüce Tanrı'yı incitmektir...

   Gök kanatlı demir kuşlar haykırır adımızı... Biz ki, binlerce yıl hudutsuz bozkırlarda bayrak dalgalandırdık. Biz ki, şimdi göklerde bayrak gibi dalgalanmaya hak kazandık. Avuçlarımızla bulutları kavramaya, yıldızları devşirmeye, denizleri köpük köpük kabartmaya hak kazandık. Şimdi, gök kanatlı demir kuşlar haykırır zamanımızı: Toprağa hükmettik; Tanrı adına göğü de alıyoruz!..

   Oğuz'un torunlarıyız biz gökteki... Şahin, Kartal, Doğan, Atmaca, Torumtay, Çakır... Pençemizden hangi kafir kurtulmuş ki... Ve Tanrı'nın dikbaşlı erleriyiz biz yerdeki... Dağlara boyun eğmemişiz... Yılanları deliklerinden çıkarır, vahşi yırtıcıları inlerinde boğarız!.. Yıldız'ın, Ay'ın, Gök'ün oğullarıyız biz... Bir gün bineriz gök kanatlı demir kuşlarımıza; Albız'ın tepesine bineriz!..

   Uçun şahinler, uçun kartallar, atmacalar... Onlarca asır yeryüzüne hükmettik; şimdi Tanrı adına göğü de zapt ediyoruz!..