VBB

18 Kasım 2013 Pazartesi

göğe merdiven



   Mümkün mü ey Şaman, başka bir dünyaya gitsek... Kaldırsak kollarımızı ve gökyüzüne yükselsek... Oradan düşsek hayaller ülkesine; başkenti Hanbalık olan...

   Sen de bıktın mı tüm bu yalanlardan ey Şaman!.. Sen de usandın mı maskeli balolardan... Öyleyse gel kaçalım bu kapaksız hapishaneden. Bizim duvarlara ihtiyacımız yok. Bizim elektrik lambalarına, asfalt yollara, pis kokulu bu şehre ihtiyacımız yok. Gidelim, iyi atlarına atlayıp giden iyi insanların ülkesine. Gidelim, kimseye haber vermeden...

   Birkaç yalan betimleme, güzelliği perdeleyen tasvirler; hepsi bu kadar... Bu is kokulu cehenneme mecbur değiliz biz... Sanatı kendimiz yaratır, kendimiz yaşarız... Kendi bahçemizde uyanırız nemli sabahlara... Kendi çatımızı onarırız kendi ellerimizle... İstediğimiz renge boyarız duvarları; başkalarının istediği renge değil... İstersek caddeleri de boyarız yeşile, maviye, kırmızıya...

   Sen de tiksiniyorsun biliyorum ey Şaman!.. Sen de iğreniyorsun bu ifadesiz yüzlerden. Her biri bozuk parayla çalışan birer makine, her biri teker teker renkli banknot... Obez cüzdanlar, gıcır gıcır hayaller; gerçek yalanlar, cılız düşler... Budur işte idealsizlik ideali!..

   Ey Şaman, ey kardeş!.. Mümkün mü başka bir zamanda doğmak? Şansımızı başka evrenlerde kullanmak mümkün mü? Ey göğün Tanrı'sı!.. Günahkarlar için cehennemi yarattın. Peki dünyaya ne hacet!..


11 Kasım 2013 Pazartesi

yalnızlık soğuktur...



   Üşüyorum... Üstüm başım çiy taneleriyle ıslanmış... Rüzgar, arada eserek kendini hatırlatıyor. Gecenin ayazı tepemde akbaba gibi dikilmiş adeta. Gökteki bulutlar gecenin renginden de koyu, ama yağmur bırakmakta kararsız gibiler... Öylece mıhlanmışlar gökyüzüne...

   Üşüyorum, aslında soğuktan değil; yalnızlıktan... İnsan en çok yalnızlıktan korkar, en çok yalnızlıktan üşür; bilmediğim şey değil... Yalnızlıktan titreyenleri ne sobalar ısıtabilir ne şehrin cayır cayır yanan ışıkları... Sokak köpekleri bir duvarın dibinde büzülsün, kediler aralarında bölüşemedikleri yemek için dalaşsın; evsizler, evden kovulanlar, otelde kalacak para bulamayanlar, nemli park oturaklarında sızsın... Sen onlarla birlikte, ama onlarsız bütün geceyi sokaklarda geçir...

   Ayaklarım yürümekten dermansız düştü. Ayakkabımın içi suyla dolu, parmaklarım büzülmüş halde yolları tepiyorum. Nereye gittiğimin önemi yok. Zaten bütün sokaklar birbirine benziyor... Kaldırımlar her yerde aynı, çöp tenekeleri her sokakta pis kokulu, sokak başları her defasında ıssız... Sevimsiz şehir, geceleri böylece daha da sevimsiz...

   Kendimi, gece kaldırımlarda dolanan şairler gibi hissetmek istemiyorum. Necip Fazıl'ın “Kaldırımlar”ını unutsam, hele Haşim'i hiç okumamış olsam... Otuz beşime geldiğimde Cahit Sıtkı'yı hiç hatırlamasam...

   Tüm okuduklarımı, hatta aklımı da sana vereyim Tanrı'm; sen de bana huzurumu geri ver!.. O saf, temiz, tasasız çocukluk günlerindeki gibi... Okuldan kaçıp parklarda oynamak gibi... Komşu bahçelere girip meyve aşırmak ve yakalanmamak gibi... Ağlamak, sonra niçin ağladığını unutmak gibi...  


6 Kasım 2013 Çarşamba

dilim dilim...



   Acaba doğruları mı söylemeliyim, insanları mı memnun etmeliyim? Düşüncelerim insanları kırar mı? Dilim, beynimin ve yüreğimin konuştuğu lisandan anlar mı?

   Dilim çok açık sözlüdür. Ketum yüreğimin sakladığı her sırrı, fazladan bir cömertlikle dağıtır. O kadar kalın söyler ki inceltemezsin. Bazen o kadar incelir ki; inceldiği yerden kopuverir... Bazen - kendince - doğruyu söyler, bazen de öyle eğilir ki doğrultamazsın...

   Dilim kibarlıktan pek hoşlanmaz; zaten anlamaz da... En bayağı lisanla hitap eder karşısındakine. Yüreğin bütün dertleri, kafanın bütün ağrıları, midenin bütün sancıları hep dilin aymazlığı yüzündendir. Emniyet kilidi olmayan bir tabanca gibidir o; dört bir yana kurşunlarını saçar. Kabzasından tutamazsın; kemiği yoktur çünkü...

   Hep “nefsini terbiye et” derler. Dil söylemese, insanın içindeki kasırgaları kim bilecek? Düşünmek suç değil ya... Lakin dil, dedikoducu mahalle karıları gibi her düşüncemizi yaymaya, en gizli hislerimizi ayyuka çıkarmaya bayılır... Bu yüzden en tehlikeli uzvumuz; ne el ne göz... En tehlikeli uzvumuz dildir...

* * * * *

   “Budur cihanda en beğendiğim meslek: / Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” diyen Mehmet Akif de dilinden çekmiş midir acaba? Çekmemiş olması imkansız; çünkü dilini yüreğinden geçen doğruları söylemeye alıştırmış. Bu yüzden sözlerine alınan da olmuş, kızan da, lanetler okuyan da...

   Dil, kimileri için silahtır; bazen kendini, bazen milyonları vurur... Dil, kimileri için şiirdir; bazen kendini oyalar, bazen dünyaları mest eder... Dil, kimileri için de Tanrı kelamıdır; anlamı lisanları aşar...

   Dil, hem kurtuluşumuz hem belamızdır. Ah bir kullanmayı öğrenebilsek!..


4 Kasım 2013 Pazartesi

gözün gördüğü...

ressam: Eşref Armağan


   İlkokulda okurken, okulumuza konser vermeye iki kör sanatçı gelmişti. Biri org, diğeri kemanla müziklerini icra etmişlerdi. Göremedikleri halde, o enstrümanları çalmaları beni epey şaşırtmıştı. İlk defa o zaman düşünmüştüm; acaba görememek nasıl bir histir diye...

   Evde, kendi kendimi denemiştim. Gözlerimi kapayıp küçücük evde yolumu bulabilecek miyim diye merak etmiştim. Yolculuğumu, odamdan başlayıp salonda bitirmeyi planlamıştım. Odamdan çıktım, koridoru geçtim. Ufak ufak adımlarla, oldukça temkinli yürümeye gayret ediyordum. Kısa maceram, salonun kapısını açık unutmam yüzünden başarısız sonuçlanmıştı. Açık kalan kapının sivri ucuna çarpmamla beraber yeniden görmeye başladım...

   Yıllar sonra, üniversitede bir hocamın tavsiye etmesiyle aldım o kitabı: Bitmeyen Gece... Kitap, Mitat Enç'in gerçek yaşam hikayesi; hem de kendi kaleminden. İlk başlarda, göremeyen bir insanın yaşadığı dramı, hayal kırıklıklarını okuyacağımı sanmıştım. Gerçek ise bambaşkaydı... Mitat Enç, daha genç yaşta uğradığı talihsiz hastalık yüzünden göremez olmuştu. Ama hayata çok çabuk sarılmış ve kaldığı yerden yaşamına devam etmişti; hem de birçok insandan daha iyi ve verimli bir şekilde...

   Bu kitaptan sonra tekrar düşündüm. Acaba ben de Mitat Enç gibi genç yaşımda görme yetimi kaybetsem ne yapardım? Görebiliyorken görmez olsaydım ne hissederdim? Nasıl yaşardım? Düşünmesi bile, idraki bile zorken bunu bizzat yaşamak, benim gibi bir bünyeyi kim bilir nasıl sarsardı... Galiba, Tanrı'ya ciddi ciddi şükrettiğim tek an o andır...

   Göz görmezse gönül katlanır mı gerçekten? Görmeden de bu dünyaya katlanabilir miydim, bilmiyorum... Lakin engelli insanları anlamak, çevremize daha duyarlı yaklaşabilmek adına bu ve benzeri yapıtları okumak lazım diye düşünüyorum.


3 Kasım 2013 Pazar

büyümek neyse...



Öylesine böylesine bakmadık;
Öyle baktırdılar, böyle baktırdılar.
Hayatı tutarken elimizle,
Bıraktırdılar...

Abbas Sayar

* * * * *


   Çok iyi hatırlıyorum; birbirimize korkunç hikayeler anlatırdık geceleri. Beş on çocuk toplaşır, karanlığa dair, hayaletlere, hortlaklara dair hikayeler uydururduk. Her birimiz ayrı bir hikaye sallardık işkembeden. Yine de herkes inanırdı her anlatılan şeye...

   Hikayeler, gece yatağa girince gerçeğe dönüşüverirdi. Cama çarpan ağaç dalı, rüzgardan kalkan perde, gıcırdayan kapı, pencere kenarında dolanan kedinin ayak sesleri... Küçücük hayal dünyamızda, her küçük ayrıntı daha da büyürdü. Yorganı başımıza çeker, uykumuzun gelmesi için Allah'a dua ederdik. Zaten bütün korkular da güneş doğana kadardı...

   Her geçen yılla birlikte, insanın yaşına bir yaş daha ekleniyor. Sayılar büyüdükçe, çevremizdeki her şey küçülüyor adeta... Sonra, hayal gücümüz de küçülüyor. Yıllar yılı devamlı küçülmeye devam ediyor; ta ki yok olana dek... En sonunda, geceleri karanlıktan korkmamaya başlıyoruz. Yeri geliyor, dualarımızı bile unutuyoruz endişelerimizle birlikte... Belki de yıllar sonra anlıyoruz, korkmanın ne güzel bir şey olduğunu...

   Yıllar sonra, yağan yağmura da şaşırmıyoruz, düşen kara da... Çizgi filmlere de gülmüyoruz... Hislerimizi, ağaç dallarını budar gibi tek tek koparıyorlar sanki... Her şeye alışıyoruz en sonunda; ölümlere bile...



31 Ekim 2013 Perşembe

gün gelir, devran döner...



   O günlerde Gazi, Latife Hanım ile yeni evliydi sanıyorum. Bir yandan İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya çalışıyorlar ve bu münasebetle Ankara'ya dönüşlerini geciktiriyorlardı.

   Ben arada sırada ziyaretine giderdim. Bu ziyaretlerimden birinde, köşkün(İzmir Göztepe'de, Latife Hanım'ın babası Muammer Bey'e ait köşk) bahçe kapısı yanında bulunan bahçıvan kulübesinde oturan yedi sekiz adam gördüm. Gelenler orada kalır, içeriye haber ulaşır, gelsin izni çıkarsa alınırdı. Acaba bu adamlar ne için oturuyorlardı? Hep silindir şapkalı, fraklı, temiz giyimli idiler. Hallerinden tavırlarından ecnebi oldukları belli idi. Ben de Başyaver Cevat Abbas Bey'den bir kart aldığım için, geldiğimde kapıdaki görevliye bu kartı verir, kolayca köşke girerdim. Yine öyle yapmış ve kartı vermiştim. Bir süre sonra beni içeriye kabul ettiler. Giderken baktım, adamlar benim kabul edilişime şaşırmış gibiydiler. Atatürk'le görüştüğümüzde:
   - Paşam, bahçe kapısı yanındaki bahçıvan kulübesinde yedi sekiz adam gördüm, ecnebiye benziyorlardı. Acaba niçin orada bulunuyorlar? Diye sordum. Beni kolumdan tutarak pencerenin yanına kadar götürdü; eliyle İzmir Körfezi'ni gösterdi. Bir iki torpido körfezde duruyordu. Atatürk:

   - Bunlar ecnebi sefirler, beklesinler bakalım. Vaktiyle bunlar, bizim elçilerimizi kabul etmeden geri gönderirlerdi. Beklemeye alışsınlar bakalım, diye cevapladı.




*  kaynak: Cemil Filmer - “Hatıralar” 1984, sf. 123


yosun



   Avdan dönen balıkçı teknelerinin motor sesleri hala kulağımda... Bir akşam serinliğiyle birlikte, denizin tuzunu ve balığın kokusunu da taşırlardı sahile... İskelede balıkçılar, tiryaki akşamcılar ve kediler beklerdi...

   Her yerde zeytin ağaçları... Zeytinler ki gölgelerini toprağa sermişler, sanki uzun zamandır oradalar... Buraya kişilik vermiş; deniz ve balık kokusu, bir de zeytin ağaçları...

   Ne “siren”leri gördüm, ne “fok”ları, ne de “karataş”ını... Sadece adlarını duydum tüm efsanelerin. Burayı bir başka yapan şeydi efsaneleri: Kybele, Beşkapılar, Şeytan Hamamı... Tarihi yıkıntılar arasında oynardık çocukken ve bunların yanında, kendi mitlerimizi de yaratırdık: Kayalara insan sureti verir, kovuklardan ses duyardık... Çocuktuk; dağları daha büyütüp, güneşi daha sarartırdık...

   Ufuktaki ufak tefek adalar, bize uzak gelirdi. Bir kulaçlık kayalıkların bile adı vardı, şahsiyeti vardı... Turistler, tatil tekneleriyle tadını çıkarsa da denizlerin, o adalar hep bizimdi... Kiminin adı yoktu, kiminin adı çok uzun...

   İnsan çocukken, başka bir ufuk aramıyor kendine... İnsan çocukken, kendi oyunlarını yaratıyor kendi evreninde... Bizim oyunlarımız da Ege'liydi biraz, denizliydi, tuzluydu... Sevmesem de balık kokardı, yosun kokardı...

   Ey zaman, hangi zıpkınla vurdun çocukluğumu!.. Hangi balıkçının ağında takılı kaldı geçmişler... Al öyleyse büyüklüğümü; çocukluğumu geri ver...



*   siren: mitolojide denizkızı


30 Ekim 2013 Çarşamba

belki başladı... belki bitti...



   Ben çocukken, küçük bir sahil kasabasından ibaretti dünya: Bir tarafı Ege'yle, üç tarafı dağlarla çevrili... Ben çocukken, ben küçüktüm ve her şey büyüktü: Dağlar, denizler, binalar, yollar, arabalar, insanlar... Sonra her şey küçülmeye başladı; gözümde ve gönlümde...

   Ben çocukken, denizin kokusu daha tuzluydu. Denizin balıkları daha lezzetliydi; ben balığı hiç sevmesem de... Denize girmek, yüzmek, dalmak yegane sporumdu benim. Kumlardan kale yapmak en büyük hünerim...

   Ben çocukken, kar nedir bilmezdim. Bizim oraya kar uğramazdı pek; hala da uğramaz, nazlanır... Sonra bir gün, sabah uyandığımızda bembeyaz bir sürprizle karşılaşmıştık ailecek. Ömrümde ilk ve son defa karla oynamıştım o gün. Bir daha karla oynamadım hiç; soğuk geldi bana... Zaten bir sonraki görüşümde de çoktan büyümüştüm; ne oyun ne kartopu, unutmuştum...

   Ben çocukken, yağmur sonraları yüksek tepelere çıkardık arkadaşlarımla. Yağmur sularının yukarılardan akışını izlerdik. Yağmur sularından içerdik. Buz gibi olurdu o sular. Tadından çok, görüntüsü ve akışı güzel olurdu zaten...

   Ben çocukken, büyüyeceğimi hiç düşünmemiştim. Ben çocukken, o küçük Ege kasabasından ayrılacağımızı da hiç düşünmemiştim. Sanki sonsuza dek orada yaşayacaktık... Ama büyüdüm... Ama artık orada yaşamıyorum...

   Küçük sahil kasabaları güzeldir. Hele çocukken daha da güzeldir...





*   Foça için... Belki devam ederim...


27 Ekim 2013 Pazar



   (...)

   Babasının odası gözünün önüne geliyordu. Buraya selamlık da derlerdi. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli olan bu geniş oda, vişne rengindeki perdeleriyle biraz karanlıkça idi. Duvarlarda iğri ve altın kakmalı kılıçlar, kamalar, piştovlar asılı idi. Hatta bir gün babası bu kılıçlardan birini indirmiş, kınından çıkararak ona birtakım siyah lekeler göstermiş:
   “Bunlar ne, biliyor musun?” diye sormuştu.
   O, ne olduğunu anlamayarak:
   “Çok kirlenmiş, temizletelim...” cevabını vermişti.
   Hala duyuyor gibi oluyordu; o vakit babası gülümsemiş ve büyük eliyle minimini sırtını okşayarak: 
   “Hayır oğlum” demişti, “bunlar kir değil... Bunlar düşman kanı... Bu kılıç bize dedelerimizden kaldı. Babam da, ben de onunla harbe gittik. Bu kılıç yedi muharebe gördü. Üzerindeki düşman kanı en büyük kıymetidir, temizlenmez...”
(...)




(Primo: Türk Çocuğu / Ömer Seyfettin, 1911)


26 Ekim 2013 Cumartesi

Unutulmayan destan



   Ayağının tozuyla geldi rüzgar; muştuladı doğan günü. Atlar, nallarında bozkırın tazeliğini getirdi. Güneş, yeni doğan her balaya ad koydu. Toprak, emzirdi hepsini dolgun memelerinden. Dağlar – Tanrı'ya en yakın olan o dağlar – dualarını esirgemedi çocuklarından...

   Alçak tepelerin ardındaki o engin düzlüklerde sesler kesildi. Uzun bir zaman duyulmadı at kişnemeleri. Yağmurlar bile sessizce süpürdü geçti boş toprakları. Irmaklar yalnızlıktan sıkılıp çatladı; kol kol ayrıldı hepsi...

   Sonra günlerden bir gün, ıssızlığın ortasından bir ordu çıkageldi. Kılıçlarını çekmiş, ileri uzanmış, keskin bakışlı, demir yüzlü binlerce asker... Dünyaya düzen vermek adına çıkageldiler uzak bozkırdan. Başlıya baş eğdirdiler, dizliye diz çöktürdüler... Ulu dağları aştılar uçarcasına, devasa duvarları delip geçtiler aslancasına... Kılıçları adalet dağıttı baş görmemiş nice ülkeye.

   Dev ordular, akın akın yürüdü güneşin battığı topraklara. Kimisi konakladığı yeri yurt belledi, kimisi sonsuza dek takip etti kaçan güneşi... Atları nice ırmağın suyundan içti, nice ülkenin toprağını tepti. Bayraklarının görmediği ülke kalmadı.

   Sonunda gün geldi dev ordular, ardında tek iz bırakmadan çekildi tarihin sıfırına... Arkalarında ne bir saray, ne bir övünç belgesi bıraktılar. Yalnızca adları kaldı anlı şanlı yadigar...

   Onlar övünmeyi sevmezdi, övüldüler... Onlar Tanrı'dan başkasına baş eğmezdi, tapıldılar...

   Şimdi bilinmeyen mezarları, kim bilir uçsuz bucaksız bozkırın hangi köşesinde kaldı? Arkalarında ne bir mezartaşı, ne bir heykel; sadece unutulmayan bir destan kaldı...